Varsayalım, birtakım insanlar belirli bir zaman tayin etmeden, herhangi bir yer veya mekân belirlemeden rastgele karşılaşıp bir araya geliyorlar. Üstelik bazıları bir araya gelmelerinden önce, bazıları belirli bir çoğunluğa ulaşıldığında ve bazıları da dağılma esnasında katılıyorlar. Bir kısmıysa hiçbir katılımda yer almıyor, kendi başına yaşayışını sürdürüyor, kendince birtakım hareketlerde bulunuyor, bir işler yapıyor. Her ne şekilde olursa olsun, insanların bir araya gelmeleri gerçekleştiği anda, insan, bulunduğu bir durumdan veya bir konumdan bir başka duruma veya konuma geçmektedir. Bu, bilinçli, bilerek-isteyerek veya bilinçsiz, bilmeden-istemeden olsun, başka durum veya konuma geçme halini topluluk ya da toplum olarak tanımlıyoruz. Bir başka ifadeyle, insan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren toplum dediğimiz varlıkla birliktelik ilişkisiyle bağlanıyor. Bu yüzden, bazı sosyologlar toplum denilen bu varlığı, “ilişkiler yumağı” şeklinde tanımlamanın daha doğru olduğunu ileri sürmüşlerdir. İlişkilerin kaynağı veya nedeni insanın ihtiyaçları olduğu gibi, o da aslında ihtiyaç olan zaruret veya zorunluluk şeklinde tanımlanan olgulardan kaynaklanmaktadır. İhtiyaçlar ilişkileri, ilişkiler ise kısaca “kurum” olarak tanımlanan olguları doğurmaktadır. Bu açıdan toplumu, yine bazı sosyologlar, “kurum” şeklinde tanımlamaya çalışmışlardır. Sanırım, sosyolojiye bilimsel bağımsızlık kazandırmada önemli bir yeri olan Durkheim, bu tanımın yerleşmesini çalışmalarının temeline yerleştirmişti.
Bir erkek ile bir kadının bir araya gelmesiyle oluşan ilişki “aile” olarak tanımlanırken, bu aynı zamanda nerdeyse kurulan ilk toplumsal kurumdur ve insanın yeryüzünde yaşamaya başlamasının da ilk önemli belgesi niteliğindedir. Hemen her toplulukta, her toplumda bu kurumun, farklı anlamlar verilmesine, farklı işlevler yüklenmesine rağmen adeta sabit bir nitelikte var olduğudur. Sözgelimi bazı toplumlardaki aile kurumu birçok aileyi kapsarken, onu dışarıya karşı temsil etme görevi çoğunlukla erkeğe verilmiştir ama bazı ülkelerdeki ailenin reisi olarak kadının seçildiğine de rastlanmaktadır.
Aileler her ne kadar bir araya gelerek toplumun önemli bir kesimini örgütlemede etkin olmuşsa da, zaman içinde, insan ve toplumun ihtiyaçlarının, zaruretlerinin çeşitlenmesi karşısında daha geniş, toplumun bütününü kuşatıcı örgütlenmelere gitme zorunluluğu duyulmuştur. Bunun en tipik, aynı zamanda aile kurumu gibi toplumun doğasının bir gereği olarak “devlet” diye tanımlanan bir kurum örgütlenmesi gerçekleştirilmiştir. Nitekim, siyaset ve devlet olgularının kuramsal yönünden açıklanması ve tartışılması yapılmaya başlandığı süreçte, “devlet” kurumunun oluşturulmasında “aile kurumunun” örnek alındığı veya alınması gerektiği gerekçesi ileri sürülmüştür. Bu alanda Aristoteles’in devleti temellendirmede aile kurumunu, onun iç işleyişini, aileyi oluşturan kişilerin konum ve görevlerini, yetki ve sorumluluklarını belirlemede veri olarak göz önünde tutan görüşleri uzun süre, özellikle Batı düşüncesinde etkili olmuştur. Yeniçağ’da, özellikle Hobbes’un devleti, Tevrat’tan aldığı “Leviathan” (bir bakıma “Masal Devi” demektir) kavramıyla ifade etmesi, köklü bir anlayış değişimini beraberinde getirecektir. Ayrıca “toplum” olarak tanımlanan varlığı temellendirmek için başvurulan “Sözleşme” kurgulaması, devletin varlığına, oluşumuna, işlevine, görevlerine, hak ve yetkilerine, sorumluluklarına yeni açılımlar sağlayan farklı kuramların ileri sürülmesine ortam hazırlayacaktır. Dolayısıyla toplumsal bir kurum olarak doğan “devlet”, toplum ile ilişkisinde, bazen aşırı sınır genişlemesi suretiyle toplumu içeren, hatta onu yok eden bir güce dönüşecek, bazen de varlığını aşırı sınırlandıran güçler tarafından emilen, massedilen bir örgüt haline getirilecektir.
İşte, bu gibi olağan dışı veya olağanüstü yaklaşımları dengelemek için, diğer toplumsal kurumlarda olduğu gibi, toplumsal bir kurum olan devletin amacına bakarak, onun konumunu, görevini, ödevini, yetki ve sorumluluklarını yeniden belirlemeye ihtiyaç duyulacaktır. Öyle ki, kimi zamanlarda, bu tür yaklaşımlar, görüşler, devletin varlığının korunması ve sürdürülmesinde öncelikli bir sorun niteliğine de evrilebilmektedir.