Bismillahirrahmanirrahim

âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c)’a hamd ederim. Salât ve selâm, Peygamberimiz’e âline ve sahabelerine olsun.

İnsanlık tarihine bir bakış yaptığımızda aydınlık ve barış, karanlık ve zulüm dönemlerinin arka arkaya geldiğini görmekteyiz. Aydınlık ve barış dönemleri; insanların, Allah’a, gönderdiği kitaplara, bu kitapları insanlara tebliğ eden peygamberlere iman ve itaat ettiği dönemlerdir. Karanlık ve zulüm dönemler ise insanların Allah’ı, gönderdiği kitapları, bu kitapları insanlara tebliğ eden peygamberleri inkâr ve isyan edip nefislerini ilah edindikleri dönemlerdir. İnsanlık tarihi kiminle ne zaman başlamıştır? Bu soru ve cevabı, insanların hak üzere mi veya batıl üzere mi olacakları bakımından önemlidir. Bu konuda biri hakka inananlara, diğeri batılı yol edinenlere ait olmak üzere iki görüş vardır.

1. İnkârcılığı ve materyalizmi yol edinen ve şeytan bilimini esas alan toplumlara göre insanın kökeni, “Cromagnon”dur ve insanla maymun arası bir geçiş evresi olarak görülür. Bu tür, tam olarak ne insandır ne de hayvandır. Bu teze göre modern insanın atası olan “Cromagnon” 500 bin-200 bin yılları arasında var olmuş, 200 bin’li yıllardan sonra “Homo Sapiens”e, yani “modern insana” dönüşmeye başlamış ve insan ortaya çıkmıştır. Bu tez, ilk olarak 1850’lerde, Charles Darwin ve AlfredRussel Wallace tarafından ortaya atılan evrim teorisi ile Batı’da “bilimsel çevrelerde” kabul görmüştür. Bilinmelidir ki bu tez, siyasi bir proje olarak Siyonizm’in benimsediği “şeytan biliminin” bir ürünüdür ve insanları Irkçı Emperyalizmin kölesi yapmak için kullanılmaktadır.

2. Müslümanlar başta olmak üzere İlahi bilgiye itibar eden toplumlara göre ise insan, Allah tarafından, baştan medeni bir varlık olarak yaratılmıştır ve ilk yaratılan insan ise Hz. Âdem (a.s)’dir. MÜMİNUN 12-14: “Yemin olsun ki biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu az bir su (meni) halinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” bir çiğnemlik et yaptık. Bu “mudga’yı” da (bir çiğnemlik eti de) kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.” Bu ayet, insanın Allah tarafından yaratıldığının belgelerinden birisidir. Allah, bütün insanları kendisine kulluk için yaratmıştır. NİSA 1: “Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden pek çok kadın ve erkeği (yeryüzüne) dağıtan Allah’tan sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun ve akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde daima gözetleyicidir.” Rabbimiz; Araplara, Yahudilere, Kürtlere, Türklere, Japonlara, Ruslara, Amerikalılara, İngilizlere, Afrikalılara, Asyalılara, Antarktikalılara, dünya üzerinde yaşayan ve akıl baliğ olmuş her insana, kadın ve erkekleri ayırmaksızın: “Sizi yaratan rabbinizden sakınınız” diyor. Sakınan kurtulur, sakınmayan helak olur.

İSLAMSIZ OLMAZ

Bütün insanlığın kurtuluşunun, mutluluk ve saadetinin tek yolu İslam’dır. Bu gerçektir ve bütün kavimler tarafından idrak edilmelidir. İslam’ı bütün insanlığın saadetini sağlayacak şekilde “adil bir düzen” olarak ortaya koyması gerekenler ise Müslümanlardır. Bütün insanlığın saadetini esas alan “Yeni Bir Saadet Dünyasının” kurulması, Müslümanların yerine getirmeleri gereken bir kulluk görevidir. Bu görevin yapılabilmesi için Müslümanların yerine getirmesi gereken görevler vardır. Bu görevlerin ilki, Müslümanların tek bir ümmet halinde birlik ve beraberlik içinde olmalarıdır. Bu bir emirdir ve farzdır. ALİ İMRÂN 103:“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; asla tefrika yapıp ayrı baş çekmeyiniz…” Bu birlik ancak İslami ölçülere uymak ile sağlanır. İkincisi, Müslümanlar yaşadıkları ülkelerin yöneticilerini etkileyerek “Şahsiyetli Dış Politika” izlemelerini sağlamalıdırlar ki bu ülkeler çeşitli Batılı ülkelerin dümen suyunda gitmesinler. Bütün insanlığın özlediği hakkı üstün tutan bir dünya düzeninin kurulması ancak İslam ülkelerinin güçlü olmasıyla sağlanabilir. İslam ülkeleri uydu değil, lider ülke olmaya çalışmalıdırlar. Üçüncü görev ise Müslüman ülkeler yeryüzünde fesadın önlenmesi ve bütün insanlığın saadeti için mücadele etmelidirler. Zulümlere ve haksızlıklara sessiz kalmamalıdırlar. Allah’ın takdiriyle Müslümanlar, büyük nispette genç bir nüfusa sahiptirler. Bundan başka, en kıymetli madenleri Allah Müslümanlara ihsan etmiştir. Bunun için biz Müslümanlar, kendi gücümüzle ayakta durabilir, güçlü bir topluluk oluşturabiliriz. Bu görevleri yağmayıp Batılılara tabi oldursak, bugün olduğu gibi sömürülür, uşak olur ve sürünürüz. Bugünkü NATO , İslam’a karşı kullanılıyor. Bunun yerine Müslümanlar; “Bütün insanlar eşittir, herkes bu dünyada adil bir düzen içerisinde yaşamalıdır’ fikrini koruyacak olan “Müslüman Ülkeler Savunma ve İşbirliği Teşkilatı’nı” kurmalıdırlar. Bu teşkilat ile 1,5 milyarlık bir âlemin ortak gücü sayesinde, tarihte olduğu gibi yeryüzünde hak ve adalet korunmuş olacaktır.

ŞUURLANMAK

Bilmeliyiz ki, insanın tarihi İslam’ın, İslam’ın tarihi de insanın tarihidir. Bu tarih aynı zamanda bir hak batıl mücadelesi tarihidir. Bu gerçek görülmeden, Batılıların tarih tezi dikkate alınarak yapılacak okumalar bizi ana çizgimizden uzaklaştırır ve köleleştirir. Biz, içinde bulunduğumuz sıkıntılardan Kur’an ve Sünnet bilgisinin önümüze koyduğu tarihi çizgiyi esas alarak yapacağımız okumalar ile kurtulabiliriz. Bu ise yeniden şuurlanmayı gerekli kılar. İslam âleminin içine düştüğü yenilmişlik halini yenmek için üniversiteler, okullar, basın yayın kuruluşlarında şuurlanmayı yaygınlaştırmak gerekir. Erbakan Hocamız ömrünü bu şuurlanmaya vakfetmiştir ve İslam âlemini Batı karşısında üstün hale getirecek proje ve fikirleri net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu Milli Görüş ’tür. Bu görüşü ise ülkemizde sadece Saadet Partisi temsil etmektedir. Selam hidayete tabi olanlara…