Serbest piyasa ekonomisi, çoğunlukla kapitalizmin mahiyetini oluşturan bir unsur olarak görüldüğü ve gösterildiği için, kapitalizmin iç ve dış sömürüsü dikkatlerden ustaca gizlenebilmektedir. Serbest piyasa ekonomisinde arz ve talep, üretim ve tüketim, sermaye ve emek belli ilkeler ve kurallar temelinde serbestçe gerçekleştirilmek durumundadır. Tarihin hemen her döneminde farklı toplumlar ve yönetimlerde serbest piyasa ekonomisinin uygulanması, eksik ya da tam olarak imkân dahilinde olagelmiştir. Serbest piyasa ekonomisinde, son çözümlemede insanın özgür iradesi ve ilişkili bulunduğu hususlar sözkonusudur, genel olarak da belirleyicidirler. Nihayet ihtiyaçlarımızı karşılama ve düzenlemede özgür irademizi belli ölçülerde kullanırız.

İşte kapitalizm, yerine göre karşı olduğu ya da öyle görüldüğü konuları, hususları, ilke ve düşünceleri araç haline dönüştürüp kullandığı gibi, serbest piyasa ekonomisini de bir süredir, özellikle XVIII. ve XIX.yy. hoyrat bir şekilde kullanmaktan geri durmamıştır. Bu bağlamda insan hak ve özgürlüklerini mahiyetinden saptırarak devreye sokabildiği gibi, adalet benzeri yüce değerleri bile ifsat ederek adeta alet haline getirebilmektedir. Sözgelimi kapitalizm, Bireyci (Indivuduelle) anlayışın özgürlük yaklaşımını savunur görünerek, her türden otoriteye karşı olma tutumunu devlete de teşmil etmek suretiyle yadsır gibi tavır alabilmektedir. Ancak etkinliğini sağlama sürecinde aynı kapitalizm, devletin iktidar ve gücünü yanına alarak hareket etmekten de geri kalmamaktadır. Özellikle XIX.yy. sistemli bir şekilde emperyalist politikaların oluşturulup kullanılmasında ulus-devletleri sonuna kadar kullanmıştır. Kullanmaya da devam edegelmiştir.

Günümüz dünyasında kapitalizmin kalesi konumunda olan Amerika, yönetim olarak, uluslararası kapitalist şirketlerin hedeflerini (çıkarlarını) gerçekleştirmede bir güç-alet rolünü seve seve üstlenmiş gözüküyor. Somut örnek olarak, Irak ve Afganistan da sürdürülen vahşet boyutlu çok yönlü soykırım (Genosite) ortadadır. Zaten soykırım, devasa boyutlu vahşi ve kanlı katliamlar, insanlık onurunu ayaklar altına alan terör, şiddet, baskı ve zulümler kapitalizmin özünde varolan suç ve günahtır. Tezahürü çoğunlukla emperyalizmi, yani maddi ve manevi sömürü biçiminde kendini dışavurur. Uygarlık öğretme, özgürlük ve demokrasi götürme gibi gerekçeler, aslında insani olana taban tabana yabancı olan kapitalizmin tarihî ve evrensel yalanıdır. XIX yy. Kongo da özel mülkiyetine dönüştürdüğü ormanları ve madenleri işleten Belçika kralı Leopold un söylemi de bu türdendi. Ama yerli kabilelerin maruz kaldığı akıbet, bugün Irak ve Afganistan daki Müslüman halkın yaşadıklarından sadece derece farkıyla ayırt edilebilir. Ünlü Fransız şairi Rimbaud nun Afrika dan Avrupa ya kereste ticaretine başlamasıyla şiiri bırakması arasında açık bir ilişki kurulamayabilir belki ama Polonya asıllı İngiliz yazar J. Conrad, serüven olarak yöneldiği Afrika da gördüğü ve yaşadığını, özellikle "KaranlığınYüreği"nde yansıtmak zorunda hissetmiş olmalıdır.

H. Arendt kapitalist emperyalizmin oyuncuları olarak kapitalist ile "ayak takımı" şeklinde nitelendirdiği göçmenlerin karanlık ilişkisine dikkat çeker. Niçin

Sonraki yazının konusu bu niçini irdelemek olsun. Çünkü seçime giden ülkemizde meselenin bu yönü olabildiğince karartılıyor. Erbakan hocamızın "ırkçı emperyalizm" tanımlaması tam da bu noktada hayati önem kazanıyor.