Bizde siyaset, sosyal ve kültürel gelişmenin önünü tıkamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Çünkü hazırlıksız yapılıyor. Siyasete giren bütün Anadolu çocukları, edebî, sosyal ve siyasî kültürle ilgilenmek lüzumunu hissetmedikleri için, İttihat Terakki yi hazırlayan Jön Türkler den beri kültürel iktidar hep batıcıların elinde olmuştur. O sebeple de kültürel iktidarla uyuşmayan bütün siyasî partiler ya iktidara getirilmemiş, yahut da iktidarda halkın isteğini yapamaz duruma sokulmuştur. İşte DP, AP ve ANAP iktidarları bu yüzden aldıkları reye ihanet etmek, yahut halkın taleplerini karşılayamamak yüzünden tasfiye olmuşlardır.

Her siyasî grubun, bu yakın geçmişin temel özelliğini bilmek ve kendilerini ortaya çıkaran halk iradesinin kültürel zeminini hazırlamak mecburiyeti vardır. İktidara yürürken benimsedikleri kadroları iyi yetiştiremezlerse, Jön Türk medyası tarafından  "irticayı hortlatarak" bir çeşit  "sivil darbe"ye teşebbüs etmiş sayılıyor...

Kültür faaliyeti dendiği zaman da en kolay hatırlanan, akla gelen şeyler, sinema, televizyon ve tiyatro oluyor. Halbuki kültür ve sanat faaliyetleri bunlardan ibaret değildir ve esasen bunlar da var olan bir kültürel birikimin sahneye, perdeye veya ekrana yansımasından ibarettir. Kaldı ki, müzik, resim, folklor ve bütün bunları bir ihtiyaç olarak idrak edecek, gereğini halka anlatacak basın ve yayın organları, en az bunlar kadar önemlidir. Herkesin bildiği gibi, tek çiçekle bahar gelmez ve bir radyo veya televizyonla, hatta üç gazete ve beş dergi ile zengin bir kültür hayatı oluşturulamaz. Estetik birikimden habersiz sosyal hareket yaşayamaz.. Yaşasa da etkili olamaz.

Siyaset kültürü ise, bunlarla birlikte pek çok şeye bağlıdır ve tarih şuuru, devlet tecrübesi olmadan hiç teşekkül etmez. Bu alanda yeterli bir birikim oluşturmadan siyaset yapılamadığı gibi,  bir siyasi güç olarak ortaya çıkmak ve kalıcı olmak da mümkün değildir.

Sanat ve siyasette yerinde saymak

Edebiyat, bütün öteki kültür faaliyetlerinden çok bir entellektüel nitelik gösterir. Bir yanıyla hayatın içindedir, bir yanıyla din ve felsefe ile temas halindedir. Hiç bir edebî faaliyet, kültürel, dinî ve felsefî birikim olmadan, hayatın içinden seçilmiş kişiler ve konular anlatılarak gerçekleştirilemez. Neticede, söz ettiği güzelliklerin, acıların ve hasretlerin kaynağı sorulur ve niye anlattığı sorgulanır. Okuyucusu tarafından sorgulanmasa bile, meraklısı, araştırmacısı ve başka dillere çevirecek yabancılar için bu bir gün merak konusu olur.

İşte bu merakla birlikte sanatçının dünya görüşü, hayat anlayışı ve sanat telâkkisi ortaya çıkar. Eğer bütün bir sanat ve kültür hayatı sathî ilgiler ve gelip geçici modalarla yönlendirilmişse, o ülkede ciddî bir sanat ve edebiyat ortamı olmadığına hükmedilebilir. Maalesef bizim kültürel iktidar çevrelerinin temsil ettiği kültür politikasının özeti budur: Pozitivist bir anlayış ve sık sık batıdan gelen modalara göre değişen telâkkiler...

Kültür faaliyeti yapacak kişi, grup ve kurumlar bunu dikkate almalı ve kültürel zemini hazırlamalıdır. Bu zeminin en önemli özelliği, yerlilik, millîlik ve İslâmîlik diye özetleyebileceğimiz özelliklerdir ve evrensele ulaşmak için yerel olandan hareket etmek zorunda olduğumuz bilinmelidir. Yoksa, politikada olduğu gibi, sanatta da yerimizde saymak yahut sık sık değişen modalara uyarak varlık göstermek gülünçlüğüne düşeriz. Siyaset böyle bir ortamda kısır çekişme, horoz döğüşünden farksız hale gelir.

Kültürel iktidarı önemsemeyen siyasî hareketlerin ömürsüz olduğunu gördük. Eğer bir sosyal ve siyasî faaliyet, bu milletin tarihî ve dinî misyonunun sözcüsü olduğunu söylemek iddiasına giriyorsa, ona ısrarla din ve devlet tarihimiz boyunca sanat ve kültür faaliyetlerine ne kadar önem verildiğini hatırlatmak zorundayız. Eğer bir Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı kadar bu toplumun din ve devlet geleneğini belirleyecek sosyal ve kültürel hazırlığınız yoksa, ne kadar teşkilâtlanırsanız teşkilâtlanın, bir yerde kültürel iktidar sizin önünüzü kesecektir. Abdülaziz döneminden beri bu toplumun yaşadığı kısır çekişmenin özeti bu çıkmazdır.

Siyaset yolundan hizmet

Kültür ve sanat çevrelerine rağmen iktidar olamamak, bu ülkede yalnız Osmanlı nın son padişahları için değil, DP, AP, ANAP, RP ve AKP iktidarları için de bir kader olmuştur. Çünkü 31 Mart tan beri her halk tepkisi "sivil darbe" teşebbüsü gibi görülmüş ve bir çeşit "fitneyi uyandırmak" gibi tefsir edilmiştir. Ardından da "zinde kuvvetler", "askerî darbe"yi dâvet etmiş ve hukukun siyasallaştığı ortamda mahkemeler de harekete geçerek üzerine düşeni yapmıştır. Medyanın mahkum ettiği kişi ve gruplar mahkemelerde maalesef beraat edemiyor. Çünkü bu toplumda, kamuoyu ile amme vicdanı arasında çok büyük çatlaklar oluşmuştur.

Sultan Abdülaziz i tahttan indirmek için bir araya gelen iki sivil Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa ile Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa dan oluşan cunta, darbe geleneğini başlattığı gibi derin devletin de temellerini attılar. Yüzelli yıldan beri bütün yöneticilerin tepesinde bu derin devlet baskısı Demokles in kılıcı gibi sallanıp durmaktadır. Abdülhamid i tahttan indiren zihniyet, Sultan Reşad ı İttihatçıların silah tehdidiyle her isteneni tasdik eden noter, Sultan Vahidettin i de "vatan haini" durumuna soktu.

Derin devlet Atatürk ü de sevmemiş, 1935 ten sonra onu bütün silah arkadaşlarından kopararak yalnızlığa mahkum etmiştir. Bu husus onunla ilgili belgesellerde açıkça görülür; Atatürk son yıllarını manevi çocuklarıyla geçirir ve "yetim-i akran" olarak muhatap bulamaz hâle gelir. Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz: Derin devlet sadece kurucusu olan Mithat Paşa ile İsmet Paşa yı sevmiş, onların yörüngesinde faaliyet göstermiştir. Demirel i de uzaktan kumanda ile yönettiği de ortaya çıktı. Derin devlet Menderes ve arkadaşlarını astı, Celâl Bayar ı hapsetti, Özal ın ölümüne seyirci kaldı ve otopsi yaptırmadı, Erbakan ı da yasakladı. Bunlara yapılan haksız ve hukuksuz davranışları meşru göstermek için de kültür ve basın çevrelerini kullandı. Aslında, galip sayılır bu yolda mağlup...

Bu ülkede siyaset yoluyla millete hizmet etmenin bedeli çok ağır. O yüzden siyasi yoldan bu millete hizmet etmek isteyenlerin bir bayramlık, bir de idamlık elbisesi var olduğu söylenir. Tarih boyunca zulüm pâyidar olamamıştır. Hak ve hakikat bir gün mutlaka ortaya çıkmaktadır. Sokrates ten bu yana zâlimler kaybetmiş, mazlumlar kazanmıştır. Fakat bu arada asıl güç ve zaman kaybeden toplum oluyor. Bu ülkede bin yıllık geçmişi olan milletimize bunlar hiç yakışmıyor.