Kültürümüz bir anda oluşmuş değil. Her dönemde, büyük emeklerle, kendi ruhunu ve terini akıtarak yüzyıllar içinde bir oluşum gerçekleştirdi. Kültür, Müslümanların hayatının ortaya koydukları güzel birikimleridir.

Kültürel yoğunluğumuz olan merkezlerimiz var. Mekke, Medine, Şam, Bağdat, İstanbul, Diyarbakır, Halep, Mardin, Urfa, Konya, Sivas, Manisa, Edirne, Bursa, Sarayevo, Erzurum, Kum gibi. Kimi beldeler de bu anlamda yoğundur. Türkistan, Horasan, Kuzey Afrika, Balkanlar, İspanya, Pakistan, Hindistan. Mimari, hat sanatı, dokuma, el işleri, zanaata giren her alan kültürel birikimi oluşturur. Şiir, musiki, türbeler, camiler, çeşmeler, mezar taşları, hanlar, köprüler de bu kapsamda. Bütün bunlar Müslümanların bir birikimi ve belleğidir. Sonraki kuşaklar bu kültür ruhunun birikiminden beslenir, ona göre şekillenirler.

İstanbul denilince zarafet, incelik, nahiflik, güzel söz ve davranışlar akla gelir. Şiir bu kültürün en ince taraflarından birini oluşturur. Ama şimdiki İstanbul ise yoz ve eklektik.

Haçlı seferleri salt Müslümanlara ait toprakların işgali anlamına gelmiyor. İki yüz yılı aşkın bir süredir Müslümanların kültürel özelliklerini bozan tahrip eden bir savaş da var. Bu savaş en acımasız hâliyle sürüyor.

Fiili savaş uygulandığında, haçlıların yaptığı ilk iş kültür tarihimize ait olan birikimi tahrip etme, ortadan kaldırma ve belleklerden silmedir. Savaşılan her alanda insanlarla birlikte kültür tarihimize ait en değerli şeyler bombalanıyor, yakılıyor ve talan ediliyor. Bizde önemsenmeyen, Osmanlı dönemine ait mezar taşları, bugün batıdaki birçok müzede sergilenmekte. Bu tahribatı salt haçlılar yapmıyor. Çıkarcılar, müteahhitler, paracılar, batıcılar da içten içe yapıyorlar. Biz, bizi içten içe kemiriyoruz. Karacaahmet Mezarlığı’na girin, eski mezar taşları yerlerinden sökülmüş, koyun sürüsü gibi yan yana dizilmişlerdir. Kimi parçalanmış, kimi duvarlarda taş malzemesi olarak kullanılmış. Kimi oraya buraya atılmış. Eski hanlar, yapılar, çeşmeler yalnızlığa terk edilmiş.

Eski sokaklar, yapılar tahrip edilmiş. İstanbul denilince Sur içi, Eyüp, Fatih, Üsküdar, Beykoz gibi ruhumuzu yansıtan beldelerdeki yapılar tam bir kuşatma altında. Yakın zamanda olimpiyat oyunlarını almak için Haydarpaşa bölgesine olimpik stadyumlar inşa etme çabasındadırlar. Haydarpaşa garı ve çevresi ise tam bir talan alanı olma yolunda. Şimdiye kadar İstanbul’a yapılan azman kulelerin, devasa binaların İstanbul’un özünü bozduğu yakarıları dikkate alınmadı. İstanbul’u kuşatan bu soğuk ruhlu yapılar, AVM’ler, sevimsiz bloklar dengeyi çoktan bozdu.

Haçlılar Sarayevo’daki yazmalar kütüphanesini ateşe verdi. Mimar Sinan’ın Mostar Köprüsü yıkıldı, yerine onun özünü vermeyen betonarme bir köprü yapıldı. Bağdat’ta kültür tarihinin tamamı bombalandı. Beş bin yıllık birikimin tamamı talan edildi. Endülüs Müslümanlarına ait bütün eserler, kitaplar ateşlerde yakıldı. Sadece birkaç saray ve bina duruyor. Afganistan’daki binalar yok edildi. Şu sıralar Suriye’de; Halep ve Şam’daki kültür tarihimiz bombalanıyor. Haçlıların yapmadığı yarım bıraktığı eserleri biz ortadan kaldırıyoruz.

Bu büyük tahrip kültür belleğimizi yok ediyor. Gelecek kuşaklara bir şey bırakmıyor. Batı’nın soğuk ruhlu yapılarına, kültürlerine esir ediliyor.

Sinema, televizyon, internet, reklâm gibi medyanın bütün araçları Müslümanların aleyhine kullanılıyor. Müslümanlar ise kendilerine özgü bir dili kurmaktan, bir yapıyı oluşturmaktan uzak. Sokaklara, eşyaya, iş yerlerine, AVM’lere egemen olan yabancılık. İsimler yabancı, kavramlar yabancı ve tüketime dönük.

Hem içten hem dıştan tam bir kuşatma altında bulunuyoruz. Bu da bizim kendi ruhumuzu korumamızı ve sürdürmemizi engelliyor.

Güçlü bir edebiyat dili, özgün bir mimari, sağlıklı ve bilinçli bir bakışla yapımızı yeniden oluşturabiliriz. Bu da entelektüellere düşüyor. Ne yazık ki entelektüellerimiz de kuşatma altında kendi yollarını bulmaktan ve özgünlüklerini ortaya koymaktan mahrumlar.