Belki itiraf etmeye çekiniyoruz ama milletçe korkuyoruz. Kardeşimizden, akrabamızdan, arkadaşımızdan, komşumuzdan korkuyoruz. Askerimizden, polisimizden, kapıcımızdan, öğretmenimizden, doktorumuzdan, muhtarımızdan korkuyoruz.

Fikrimizin ağırlığından korkuyoruz.

Birileri sanal korkulara sığınıyorlar.

Haritada yerini bile bilmediğimiz ülkelere benzer miyiz diye korkuyorlar.

Biz son yüzyılda her gün korkuyoruz.

Kimileri darbe olur mu diye korkutmak istiyor.

Ne gam biz zaten ömrümüz boyunca sıkıyönetimde yaşıyoruz.

Okullara bırakılmıyoruz, işyerlerinde çalıştırılmıyoruz.

Örtüden, sakaldan, bıyıktan korkuyoruz.

Aileme bir zararı dokunur mu diyen anne çocuğunun okuluna gitmekten korkuyor.

Kocasının yükselmesini engelleme korkusu yüzünden örtülü kadın dışarı çıkmıyor, buharlaşıyor, penceresini açtığında bir gören olmasın diye perdelere sarınıp öyle istiyor bakkaldan ekmeğini.

Tesettürlü kızlar Nişantaşı na, Bağdat caddesine gitmekten korkuyor. Suratlarında katı laikçinin birinin tokadı patlar mı endişesi ile anneler kızlarını yalnız sokağa çıkaramıyor.

 Gazeteci Gökhan Özcan biletini aldığı konsere örtülü eşi ile gidemiyor.

Geçen gece tuhaf bir rüya gördüm çok korktum. Düşman kuvvetlerin tankları şehrime girmiş. Bizim kumandana ne yapmamız gerektiğini soruyorum, hemen şu binaya girin diyor. Tam da tankların menzilinde olan, yanı başındaki binaya. Allah tan vicdanlı başka bir komutan müdahale ediyor, hayır arkadaki binaya geçin, burası ilk vurulacak hedef diyor. Beni canlı hedef gösteren kumandandan, uyanınca da çok korkuyorum. Ölmemizin kimileri için hiç fark etmeyeceğini, hatta bunun gerekliliğine inandıklarını düşünüp iyice korkuyorum.

Sultan Aziz de denizden kendisine çevrili gemilerin toplarından korkuyordu.

Dışarıdakiler İslam dan nefret etmekte, aynı nefreti kendi kardeşlerimde görünce daha çok korkuyorum. Hiç Alman kendi ırkından korkar mı, ya da bir Fransız, fransızdan. Ama biz kendi insanımızdan korkuyoruz.

Son asrımız da korku ile geçti.

Mehmed Akif i takip eden hafiyelerin verdiği korku yüzünden, "Milli Şair" Mısır a gidip memleketinden uzak uzun yıllardan sonra, vatan hasreti ile hastalandı.

Vatan şairinin fukara cenazesine sahip çıkmayan devlete inat, üniversite gençliği cenazeyi kaldırdığı için günlerce takip edilen, fişlenen öğrenciler de korktular.

İstiklal Mahkemelerinde kadın ve çocukların bile idam edildiğini gören yoksul halk iyice korktu. Şapka inkılâbında âlimler sarıklarına sardıkları tülbentten korktular. Kimi âlimler sarıksız başlarından utandıkları için yıllarca dışarı, insan içine çıkamadılar. Menemen de suçsuz ahalinin de asıldığı caddelerden geçmeye bugün hala korkuyorum.

İstanbul halkı Cemil Topuzlu Paşa dan da çok korkmuştu. Gözüne kestirdiği Osmanlıca kitabeli eski esere, yıkın bunu diye emrediyordu. Bir yavru ceylan gibi mimari eserlerimizin boynu vuruluyordu.

Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı, yaralı kalbini tutarak anlatıyor:

Fahrettin Altay Paşa, Konya da sayısız tarihi ve mimari abidelerin katili olmuştur. Birçok cami, mescid, medrese, türbe, hankah, mektep, çeşme ve kabristan yıktırmış, yok ettirmiştir. Bu gibi tarihi yadigârlar horlandığı, Türk ve İslam tarihinin kara lekesi gibi görüldüğü zamanda, Fahreddin Altay elinde bastonuyla Alâeddin Tepesi ne çıkarak gözüne kestirdiği herhangi bir mimari abideyi göstererek:

"_Yıkın bunu" derdi. Kimse de itiraz edemezdi.

Bir gün Şerefeddin Camii nin bitişiğindeki Şerefeddin türbesinin yıkımına başlanmıştı. Fahreddin Paşa nın emir ve kumandasıyla kazmalar ve kürekler faaliyete geçmişti. Bu Selçuklu devri türbesi sanki kayalaşmıştı. Ben bu eski eser cellâdının gölgesi olmuştum. Dinamitle devam eden yıkma işi bodrum kata gelmişti. Şerefeddin in tabutu göründü. İçinde na şı vardı. Belediyeciler çöp arabasıyla bu büyük Selçuklunun naşını alarak bir çukura götürüp attılar."

Konyalılar içleri kan ağlasa da korktular, paşaya bir şeycik diyemediler.

Aradan geçen bunca süreden sonra, artık korkmamalıyız.

Komşumuzdan, kardeşimizden, arkadaşımızdan, başımızdakilerden.

Aslında korkuların ilacı da çok basit. İnadına bu toplumu oluşturanlar birbirini sevmeli. Bir azınlık durumuna gelmiş yerli halk korkularından kurtulabilmeli.

Geçmişte Hıristiyan ve Musevi vatandaşlarla kurulan korkusuzluk ve özgüven paktı bugün kendi aramızda sağlanabilmeli.

Öyle ki Selanik Kasımiye Camii nin mahzeninde Türkler, Hıristiyanların kutsal aziz kemiklerini muhafaza ediyorlar ve Rumların bu mezarları ziyaret edip mum yakmalarına müsaade ediyorlardı.

Bir devir birlikte yaşama pratiğine çok hoşgörülü bakarken, aynı kültürün mensupları tarih ve medeniyetlerinden utanıp kendi cenazelerini çöpe atmamalı. Halkını değersiz bulmamalı. Özgüvensiz ve korkulu nesiller yetiştirmemeli. Bir an önce bu hastalıklı nevroz hali giderilmeli, korkular; kardeşlik ve dostluk iklimi ile ufuklarımızdan kovulmalı.