Korkularımın tehlikeye karşı tetiklenen uyarı sinyalleri olduğunu biliyorum. Tetiklenen sinyaller yoğunlaştığında ise omuzlarımdaki yükü taşıyamaz hale geliyorum… Böyle durumlarda hayatta kalma içgüdüm doğal olarak harekete geçiyor ve kontrolsüz tepkiler veriyor.
İç dünyam sistemli bir organizasyona tabi ve güvenliğimi tehdit edecek bir durum ortaya çıktığında savunma mekanizmalarım aktive oluyor ve karşılaştığım olumsuzluklarla başa çıkmamı sağlıyor. Ve korkunun doğal bir korunma refleksi olduğunu anlıyorum.
Dünyaya geldiğimde temel ihtiyaçlarımı karşılayamayacak kadar acizdim ve güvenliğimi tehdit edecek bir durumla karşılaştığımda korkuya kapılır ve irkilirdim. Korku bir tehlike değildi aksine tehlikeyi bertaraf edebilmem için bahşedilmiş bir itki, bir güçtü fakat bilinçaltım bunu farklı şekilde algılıyor ve savunmaya geçiyordu.
Çocukluğumda kötülüğün ıssız sahralarda, karanlıklarda ve toprağın altında olduğunu düşünür ve insanın olmadığı alanları tehlikeli olarak görür, kalabalıkların aktığı şehirlerin ise güvenli olduğunu zannederdim. Kötülüğün insanın hiç ayak basmadığı topraklarda ortaya çıktığını sanırdım. Sonradan anladım ki; kötülüğü üreten çocukken korktuğum karanlık, cadı, yırtıcı hayvanlar ve gök gürültüsü değilmiş, kötülüğü üreten aynı atmosferde yaşadığım ve aynı havayı soluduğum kullarmış.
Varlık âleminin en üst mertebesinde yer alan insanın kötülüğü üretip avuç avuç savurması ne büyük tehlike! Düşünsenize hayatını doğada sürdüren vahşi bir hayvan avını yakalıyor, karnını doyuruyor ve tehlike ortadan kalkıyor. Ama insanın ayak bastığı mekânlarda tehlike hiç bitmiyor.
Çocukken karanlıktan, canavardan, gök gürültüsünden, köpeklerden korkardım ve bunları hayatımı tehdit edecek şeyler olarak görürdüm. Çocukluğa veda edip hayata katıldığımda ise korkularıma onlarcası eklendi. Vurulan şehirlerin, katledilen canların ağıtlarına ortak oldum, kötülüğün bir güç olarak gören katillerle aynı mekânlarda yaşadığımı, aynı havayı soluduğumu fark ettim. Sapıkların, katillerin, hırsızların ellerini kollarını sallayarak gezdiklerine tanık oldum.
Çocukluğumda karanlıktan, yırtıcı hayvanlardan korkar ve annemin kanatlarına sığınır burada kendimi güvende hissederdim. Yetişkinlerin kulvarına katıldığımda ise korkularımın yelpazesi dünyayı kaplayacak kadar genişledi. İncinmekten korktum, incitmekten korktum, kaybetmekten korktum, acziyete düşmekten korktum, yalnızlıktan korktum, yıkılmaktan, sarsılmaktan, ölümden korktum…
Kontrol altında tutamadığım korkular neşemden, gücümden ve enerjimden bir şeyler alıp götürüyordu. Korku bir sinyaldi fakat ben bunu besliyor, büyütüyor ve bir canavara dönüştürüyordum. Peki, neden yenilgiyi kabullenmiş bir asker gibi yığılıyordum toprağa? Allah’ın rahmetine, kuşatıcılığına, koruyup kollayıcılığına tereddütsüz iman etmişken kasavet kusan korkulara nasıl yol açabiliyordum?
Şimdi… Bugün… Burada bu esaretin gölgesinden çıkıyor ve enerjimi, direncimi tüketen kaygı ve korkuları, göğsümde taşlaşan ağırlığı avucumun içine alıp sıkıyorum ve boşluğa doğru savuruyorum… Bugün burada korkuların tutsağından kurtuluyor ve kaybettiğim cesareti yeniden kuşanıp kirlenmemiş diyarlara doğru yol alıyorum. Hiç kimsenin ayak basmadığı, nefret kusmadığı, kasavete bulamadığı alanlara ulaşıp korkulardan arınan bedenimi sevgi ile onarmak istiyorum…