Tarihi köklerimizle aramızda bir köprü vardır. Bu köprü,

büyüklerimize ait bilgi, birikim, yaşanmışlıklar, tarihi bilinç ve kolektif

şuurla bütünleşir ve bizi diğer toplumlardan ayırır. 

Köklerimiz, geçmişle aramızda daima bir bağ oluşturur ve

bu bağ aracılığıyla bizzat tarihsel hafızamızla olan rabıtayı kurar, hayat

felsefemizi buna göre şekillendiririz. Sosyo-antropolojik ve psiko-sosyal

araştırmalar da ortaya koymaktadır ki, en ilkel kabilelerden, en gelişmiş

toplumlara kadar bütün insanlık tarihi, geçmişiyle sürekli bir etkileşim

halindedir ve bu etkileşim tarihin seyrini belirlemektedir. Çünkü toplumları

ayakta tutan ne gelişmiş teknolojik araçlardır ne de birikmiş sermayenin gücü

ve etkinliğidir. Bir toplumu, bir milleti var eden ve güçlü kılan etken onun

insana değer veren medeni geçmişi ve bu geçmişin süzgecinden akıp gelen maddi

ve manevi birikimleridir.

Herhangi bir kaza sonucu hafızasını yitiren bir insanın

hali nasıldır Hangi soruları sorar bu kişi Ben kimim Nereden geldim Aslım

nedir Annem babam kimdir   Benimle bağı

olan insanlar nerede soruları ile yola çıkarak kendini bulmaya çalışır. Eğer

kişi, sorduğu sorulara gerçek ve tatmin edici cevaplar alamazsa kendisi için

değer ifade edecek bir gelecek inşa edemez. Tıpkı bunun gibi, geçmişini,

kolektif hafızasını kaybeden bir toplumun da başarılı olması mümkün değildir.

Nasıl ki bir ağacı ayakta tutan kökleri ise, bir toplumu

ayakta tutan ve ona rol biçen iksir de tarihi geçmişi ve birikimleridir. Özgür

bir toplum,  geçmişten getirdiği

birikimleri ile yola çıkar ve buna kendi birikimlerini de katarak yoluna devam

eder. Aksi durumda ise hafızasını kaybetmiş bir kişi gibi sağa sola yalpalar

durur.

Hepimiz bir toplumun üyesi olarak dünyaya gelir ve

köklerimizden bazı izler taşırız. Bu bazen eski bir eşyadır, bazen bir sözdür,

bazen bir öyküdür, bazen silik bir hatıradır ve o günlerden süzülüp gelen

yaşantısal deneyimlerdir. Her biri canlı bir kitap gibi durur karşımızda

Çünkü bir toplum ne geçmişinden bağımsız bir gelecek inşa

edebilir, ne de gelecek kaygısı ile geçmişinden kopuk bir hayat yaşayabilir.

Hayat bize bunu çok açık bir şekilde göstermektedir.

Tarihsel hafıza, nesilden nesle, çağdan çağa öylesine

kuvvetli geçişle aktarılır ki, birey ve toplumlar kendilerini kadim bir kültür

ve medeniyet deryası içinde bulur ve bu medeniyetten beslenirler. O yüzden

hayatta olanlar hayata veda edenlere çok şey borçludurlar.