Para meselesinde yapılan küçük bir hata, yıllarca taşınacak büyük bir yükün kapısını açabilir. Hele söz konusu kefalet ise atılan imzanın sadece bir kâğıt üzerindeki imza olmadığı bilinmelidir.

“Ben kefilim” demek, çoğu zaman bir dostun yanında durmak, ona destek olmak ve zor gününde elinden tutmak gibi görülüyor. Fakat kefalet, duygularla verilebilecek sıradan bir söz değildir. Kefil olan kişi, borcun ödenmemesi halinde o borcun sorumluluğunu da üstlenmiş olur.

Bunun ne kadar ağır bir sonuç doğurabileceğini anlatan ibretlik bir olay, para ile insan ilişkilerinin ne kadar hassas bir zeminde yürüdüğünü de gözler önüne seriyor.

BÜYÜK BİR BORCA, SORULMADAN VERİLEN KEFALET

Bir iş adamı, sohbet sırasında yaşadığı bir olayı anlatır. Bir hoca efendi, iş kurmak isteyen bir arkadaşıyla birlikte kendisini ziyaret eder. İş kurmak isteyen kişinin yüz binlerce dolarlık bir paraya ihtiyacı vardır.

Hoca efendi, bu kişi için kefil olabileceğini söyleyerek iş adamından borç vermesini ister.

Ancak iş adamı, hocaya duyduğu sevgi ve saygıya rağmen bu teklifi kabul etmez.

Gerekçesi açıktır. Aynı şehirde yaşadığı halde borç isteyen kişiyi yeterince tanımamaktadır. Üstelik istenen miktar son derece yüksektir. İş dünyasının içinden gelen biri olarak böyle bir paranın hangi işte değerlendirileceğine, nasıl geri ödeneceğine ilişkin ortada güven veren bir tablo görememektedir.

İş adamı, hocaya aynı zamanda önemli bir noktayı hatırlatır:

“Siz bir âlimsiniz. Biz sizden din öğrendik. Fakat para meselelerinden anlamıyorsunuz.”

Devlet bankalarının bile böyle yüksek miktarlardaki krediler için uzun araştırmalar yaptığını belirterek, hocanın böylesine büyük bir borca neden kefil olmak istediğini sorgular.

Dahası, iş adamı, borç isteyen kişinin parayı batıracağını düşündüğünü açıkça ifade eder. Böyle bir durumda borçlu ortadan kaybolursa, borcun kefile kalacağını söyler.

Hoca efendi ise bu sözlere alınır ve görüşme sona erer.

KEFALETİN BEDELİ SONRADAN ORTAYA ÇIKTI

Aradan çok geçmeden iş adamının endişeleri gerçeğe dönüşür.

Borç isteyen kişi, başka bir iş adamından yüksek miktarda para alır. Bu kez hoca efendiyi kefil olarak imzalatır.

Kısa süre sonra ise borcu alan kişi ortadan kaybolur.

Alacaklılar haklı olarak hoca efendinin kapısını çalar. Çünkü senette onun imzası vardır. Hukuken de kefaletin gereği yerine getirilmelidir.

Dinî açıdan bakıldığında da borç ve kefalet hafife alınacak meseleler değildir. Hoca efendinin önünde artık ciddi bir sorumluluk vardır.

Fakat imzaladığı miktar ödeyebileceği bir rakam değildir. Malını ve mülkünü satsa bile borcu kapatması mümkün görünmemektedir.

Üstelik olayın toplumdaki yansıması daha da ağır olur. Borcu alan kişi ortadan kaybolduğu halde insanların dilinde hoca efendinin borcu ödemediğine ilişkin bir algı oluşur.

Buradaki asıl ders ise yalnızca bir kişinin yaptığı hatadan ibaret değildir. Para konusunda iyi niyetin, makamın, ilmin veya insanların duyduğu saygının tek başına yeterli olmadığı görülmektedir.

PARA İŞİ AYRI BİR UZMANLIK GEREKTİRİR

Para, insan hayatının merkezinde yer alan güçlü bir araçtır. Tarihin farklı dönemlerinde farklı şekillerde kullanılan para, bugün de insanların ilişkilerini ve kararlarını doğrudan etkiliyor.

Ancak iyi bir meslek sahibi olmak, aynı zamanda iyi bir para yöneticisi olmak anlamına gelmez.

Bir doktorun çok başarılı olması, hastane işletme konusunda da başarılı olacağını garanti etmez. Bir mühendisin mesleğinde uzman olması, büyük bir ticari yatırımı yönetebileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde bir âlimin dinî bilgisinin güçlü olması, yüksek miktardaki ticari borçlara kefil olmasını doğru hale getirmez.

İş adamı olmak, özellikle de helal yoldan para kazanmak, parayı korumak ve doğru şekilde işletmek ciddi bir kabiliyet ve tecrübe gerektirir.

Her insanın farklı bir yeteneği vardır. Kimi güzel Kur’an okur, kimi resim yapar, kimi beden gücüyle öne çıkar. Kimi insanların ise ticari konularda güçlü bir zekâya ve hesap kabiliyetine sahip olduğu görülür.

Bu yüzden insan, kendi sınırlarını bilmelidir.

Bir makam veya meslek, insana her konuda uzmanlık kazandırmaz.

Hocalık da böyledir. Doktorluk da, mühendislik de, siyaset de… Her mesleğin kendi yükü vardır. Prestijli bir mesleğe sahip olmak, kişinin bütün meseleleri çözebileceği anlamına gelmez.

“BEN KEFİLİM” DEMEDEN ÖNCE KIRK DEFA DÜŞÜNMEK

Anlatılan olayın en çarpıcı taraflarından biri de kefaletin nasıl hafife alınabildiğidir.

“Ben kefilim” sözü, söylendiği anda kişinin omzuna ciddi bir sorumluluk yükler.

Bu nedenle kefalet, dostluk, akrabalık, makam veya hatır için düşünmeden üstlenilecek bir yük değildir.

Para söz konusu olduğunda çok daha dikkatli davranmak gerekir. Çünkü para uğruna insanların dostluklarını, akrabalıklarını, aile ilişkilerini, hatta sahip oldukları değerleri kaybedebildiği görülüyor.

Bu yüzden para konusunda ince eleyip sık dokumak gerekir. Atılan imza, verilen söz ve üstlenilen kefalet iyi hesaplanmalıdır.

Kefil olacak kişinin kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Borçlu ödemezse, bu borcu ben ödeyebilir miyim?”

Cevap hayır ise o yükün altına girmek doğru değildir.

Kefalet yalnızca para meselesinde de düşünülmemelidir. İnsanların birbirine destek olması, dayanışması ve iyilik yapması elbette değerlidir. Fakat yardım etmek ile kişinin kendi gücünü aşan bir borcun altına girmesi aynı şey değildir.

Kefalet ciddi bir iştir. Âlim de bu yükün altında ezilebilir, siyasetçi de, toplumda itibarlı bir mesleğe sahip kişi de.

İnsanın taşıyamayacağı bir yükün altına girmesinin kimseye faydası yoktur.

Para konusunda ölçülü, mesafeli ve akıllı davranmak gerekir. Çünkü bir imza bazen sadece bir kâğıdı değil, bir ailenin geleceğini, bir insanın itibarını ve yıllarını etkileyebilir.

Asıl mesele, yardım etmekten kaçınmak değil; yardım ederken hem karşımızdaki insanı hem kendimizi ateşe atmamak olmalıdır.