Gençleri hedef alan uyuşturucu mafyası ve suç odaklı gruplar sosyal medya araçlarını ya da belli mekânları seçerek avlarına kolaylıkla ulaşabiliyorlar. Değer algıları zayıf olan ve idealleri, geleceğe dair hedefleri olmayan çocuklar bu çetelerin ve suç odaklı grupların tuzağına düşüyor ve dibi görünmeyen dehlizlerde kaybolup gidiyorlar. Çocuklarını kaybeden aileler ise bundan kendilerinin hiç payları yokmuş gibi hareket edip onları suçlamaya devam ediyorlar.

Bilindiği üzere aile insanlık tarihinin en eski ve en köklü kurumudur ve insanın hedefleri, idealleri burada şekillenir. Aile bir ihtiyaçtır ve tarihin her döneminde belli sarsıntılar geçirse de varlığını hep korumuştur. Fakat aile tarihinde ilk defa bu kadar ağır bir kuşatmaya maruz kaldı ve içinde barındırdığı sakinlerini koruyamaz hale geldi. Ailenin duvarlarından sular sızmaya başladı ve bu çözülme sadece gençleri değil, kadını, erkeği, çocukları ve toplumun tüm katmanlarını etki altına aldı. Gençler tavanı çatlayan bu mekânda sağlıklı bir şahsiyet oluşturamadılar ve akıntıya kapılıp gittiler.

Gençler sosyal çevreye açıldıklarında burada aidiyet hissedebilecekleri unsurlara ihtiyaç duydular ve bunu akran grupları ya da sosyal medya aracılığıyla karşılamaya çalıştılar. Sosyal medya gence olanı değil olmasını istediği hayatı gösteriyor ve nasıl davranması, nasıl düşünmesi gerektiği noktasında modeller sunuyordu. Bu alan ona çok cazip geldi ve ihtiyaç hissettiği aidiyet, sevgi ve ilgiyi burada bulabileceğine inandı. Oysa sanal dünya karanlık bir denizdir ve içine girdiğinizde sizi ağır ağır çeker ve her türlü tehlikeye açık hale getirir. Fakat genç bunun farkına varamadı ve derinlere indikçe kendine yabancılaşmaya başladı.

İletişim araçlarını bir güç olarak gören genç, aile ile çatışmaya başladı ve onlardan yavaş yavaş uzaklaştı. Genç aidiyet kurabileceği üst bir kimlik geliştirememiş ve rüzgârın önünde savrulan bir saman çöpüne dönüşmüştü. Yolunu kaybetmiş bir yabancı gibiydi neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kavrayabilecek iradeye sahip değildi ve popüler söylemlerin peşine takılıp, uçuruma doğru yol aldı.

Kuyuya düşen birini gördüğünüzde ne yaparsınız? Elinizi uzatır ve onu oradan kurtarmak istersiniz değil mi? Ama yetişkinler bunu yapmıyor, olayda kendilerinin hiç payı yokmuş gibi hareket edip genci yerden yere vurmaya başlıyorlar. Ve iki kuşak arasında keskin barikatlar oluşuyor… Sonra anne-baba yarışı kaybediyor.

Peki, neler yapılabilir?  Ebeveynler gençleri her fırsatta eleştirmekten, akıl vermekten, suçlamaktan ve damgalamaktan vazgeçip, yaşanan sorunlarda kendilerinin de paylarının olduğunu kabul etmeli ve onu anlamaya çalışmalıdırlar. Nitekim aile köklü bir ağaç gibidir, ağacın kokusu dallarında hayat bulan çiçeklere mutlaka bulaşmıştır. Hepimiz bir ailenin gölgesi altında büyüdük ve anne-babamızın yansımalarını iç dünyamızda taşıyoruz, onlardan bağımsız hareket etsek de genetik kodlarımızda ve bilinçaltımızda buluşuyoruz.

Genç düşünce ve davranışlarını şekillendirirken aileden, akran gruplarından, yaşadığı toplumdan ve iletişim araçlarından fazlasıyla etkilenir ancak merdivenin ilk basamağı ailedir. Nitekim çocuklar bizim kucağımızda büyüdüler, dünyayı bizim aktardığımız bakış açısı ile tanıdılar, davranışlarını bizim desteğimizle şekillendirdiler dolayısıyla onlara getirdiğiniz her eleştiriyi önce kendinize yöneltip nerede ne yaptık diyebilmeliyiz.

Doğru… Bugün gençler pop kültürüne çok fazla ilgi gösteriyor ve  ideallerden, sanattan, kitaptan, maneviyattan kopuk yaşıyorlar. Gençler dünyaya seküler gözlüklerle bakıyor ve hayatı tüketimle ilişkilendiriyorlar… Ama onlar uzaydan gelmediler ki! Onlar bizim kucağımıza doğdular, bizim gölgemizde büyüdüler ve dışarıya açıldıklarında dürtüleri ile iradeleri arasında sıkışıp kaldılar. Dışarıda farklı renklerle, farklı seslerle karşılaştılar ve zamanın değirmeninde öğütüldüler. Hepimiz öğütüldük, hepimiz taşıdığımız renkleri soldurduk, gidiş gelişlerimiz oldu ve dualarımızla kalabildik ayakta. Şimdi bu duaya çocuklarımızı da katmalı ve onları sözlerimizle hırpalamaktan vazgeçip kucaklayabilmeliyiz.