İnsan bünyesine bir hastalık musallat olunca, sağlıklı olarak tedavi edilmezse o, giderek yaygınlaşır, kökleşir. Bünyeyi zamanla etkisine alır ve sarsar. Bünyeye giren yabancılıkların ve kimi durumların insanda bir putlaşmaya dönüşür.
Batılılaşma sürecinden beri insanların zihni ayrışmalar derin uçurumlara neden oldu olmaya da devam ediyor. Bazı şeyler kendi asıl konumlarının dışına taşırılarak ona farklı anlamlar yükleniyor ve bu zamanla bir değişmezlik oluşturuyor.
Kavramları düşünce bütünlüğü içinde, her birini kendi halinde ve durumunda kabullenmek gerekiyor. “İstiklâl Marşı” bir milletin destanının final şiiridir. Osmanlı Devleti’nin ardından küçük bir parça olarak kurtulabilen ve oluşturulabilen Türkiye’nin özgürlüğünü temsil eden bir şiir. Bu şiiri hemen her gün okumak, bayrağın göndere çekilirken onun karşısına geçip put gibi katılaşarak durmak, ona bir canlıymış gibi selâma durmak ve bunu bir ibadet gibi bir ritüele dönüştürmek zamanla bir puta dönüşmeye neden olur.
Müslümanlar ibadetlerini yaparken huşu içinde bir teslimiyet içinde olurlar. Katılaşmazlar. Manevî olarak kendilerini Allah’ın huzurundaymış gibi görür ve düşünürler. O zaman bile bunu asla soğuk bir ritüele büründürmezler. Bu kalbi teslim oluşu huşu ile gerçekleştirirler. Diyelim ki buna itaat etmeyen veya uymayanları kendi hâllerine bırakırlar.
Bayrak veya benzeri bir törende bir insanın sokaktan geçerken veya bir ortamda bulunurken onlar gibi olmak durumunda bırakılıyor. İnsan üzerinde baskı unsuru oluşturuluyor. Uymayanlar şiddetle taciz ediliyor. Böyle bir kavram etrafındaki tapınma on yıllardır bir devletin ilkesine dönüşüyor. Bunun daha ötesine geçiliyor. 10 Kasımlarda bir liderin ölümüne karşı duyulan saygıyı aşırılıklara büründürmek benzer düşüncenin bir ürünü. Farkında veya değil, bu, bir tapınma tanrılaştırmaya götürüyor. Her on kasımda yüzbinlerce insanın tapınma psikolojisi içinde veya karşı tarafa kendisini ispatlama boy gösterisinde bulunma bir kabir etrafında toplanma tuhaf bir psikoloji. Ve bu artık bir tanrı ve bir din olgusunu oluşturur.
Geçmiş zamanda o merkezin bir tapınma yeri olarak sunulması bir rastlantı olmasa gerek. Bugün için baktığımızda varılan bir sonuçtur bu. Müslümanların hac mevsiminde Kâbe’de buluşmalarının bir benzeri oluşturuluyor. Bir milyon dolayında insanın bir kabir etrafında buluşması ve bunu bir tapınmaya dönüştürmesi bu duygunun bir sonucu. Sanıyorum bu durum sadece Türkiye’ye özgü. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi bir tuhaflık ile karşılaşılmaz.
Bir ülkeyi temsil eden bir bayrağın da keza benzer duruma büründürülmesi bir tapınma. Kimi çevreler bunu bir saygı ve bağlılık olarak algılasa da, kimi çevreler bunu tam bir tapınmaya dönüştürüyor. Futbol maçlarında forma değişikliğinde karşı takım futbolcularının birbirilerine verdikleri formayı bellerine dolamaları saygısızlık olarak sunuluyor, günlerce bir tartışma konusu yapılabiliyor. Yabancılar için böyle bir durum asla söz konusu değildir.
Bu aşırılıklar zamanla tepkilere neden olabiliyor.
Kavramlar; durumları tanımlama ve anlamada yardımcı unsurlardır. Onların etrafında bir bütünü oluştururlar.
Müslümanların iman sınırları bellidir. Ve bunlar da insanlığın sıradanlıklara tapınmalarını engeller. Allah’a iman, peygamberlerin peygamber olduklarına iman, meleklerin melek olduklarına iman gibi inanışlar sadece bir ve tek olan Allah’a götürmek içindir. Kâinatı kuşatan varlığın oluşumunu sağlayan Allah’ı bilmeye, anlamaya varmak için kullanılır. Bunlar da Allah’ı putlaştırmak için değil. Çok şükür ki bizim maddelerden putlarımız yok. Kâbe denilecek. Hacerü’l Esved bir taştır. O sadece bir semboldür. Ona tapınılmaz. O, dünyanın merkezinde duruyor gibidir. Allah’ın yüceliği etrafında dönen kâinattaki düzenin bir benzerinin oluşumunu yansıtıyor. Var oluş bilincini yaşatıyor insanlığa. Müslümanların düşüncelerinde putlara asla yer yoktur. Resim ve heykelin yasak oluşunun hikmeti de budur. Peygamberi bir put olarak görmeme, ona tapınmama düşüncesi hakimdir.