Geçtiğimiz hafta bu köşede Türkiye’de üçüncü bir ittifakın kurulma ihtimalini teorik olarak masaya yatırmıştık. Öncelikle konunun geniş bir çevrede ilgi gördüğünü belirtmem lazım.
Aslında bu zaten beklenilen bir durum. Zira Türkiye’nin siyasi denkleminde mevcut ittifakları ya da bu ittifakların yön değiştirme ihtimallerini göz ardı ederek bir değerlendirme yapmak eksik okumalara ve buna bağlı olarak yanlış politik kararlar almaya neden olabilecektir.

Zaten birkaç kez köşede bir siyaset bilimci olarak ittifak konusuna değinmem de buna dikkat çekme niyetiyledir. İttifakları bir kez kurulduğunda bir daha geri dönülemeyecek bir birliktelikmiş gibi algılamak oldukça sorunlu bir bakış açısı olacaktır.
Diğer yandan yazının ilgi görmesinin bir diğer yanı sanırım, konu ile ilgili herkesin farklı beklenti ya da öngörüsünün olması.

Bunun için aynı yazıyı örneğin politik konumunu yalnızca AK Parti karşıtlığı üzerine kurgulayan okuyucularımız okuduğunda ittifak ile ilgili yazıları sağ cenahta AK Parti ile muhtemel bir ittifakın temellendirmesi şeklinde algılayabilirken, bazı okuyucular ise zihinlerinde içinde CHP’nin olmadığı ama AK Parti karşısında konumlanan bir merkez sağ ittifakı canlandırabilmekte.
Halbuki ittifakın oluş biçimleri ve tecrübesi göstermektedir ki, ittifaklar durağan bir karakterde değildir. Ülkenin değişen konjonktürü, partilerin iç yapılarındaki değişiklikler, partilerin sayısı, siyasal sistemin dönüşümü gibi birçok etmen ittifakları şekillendirebilmektedir.
Bizim yazılardaki ana tema da özellikle buna dikkat çekmeye matuf olmakta. Çünkü siyasette ittifakların yön değiştirmesiyle ilgili tavın yakalandığı bir süreç yaşadığımızı öngörüyoruz.
Bakınız, Türkiye’de geçtiğimiz seçimlerde kamuoyu net bir şekilde Cumhur ve Millet İttifakı olarak ikiye ayrılmışken son aylarda bu kutuplaşma halini net olarak göremiyoruz aslında.
Dahası tüm alan araştırmalarına yansıdığı gibi Türkiye’nin en büyük ikinci partisi konumunda “kararsızlar” yer alıyor.

Yani siyasi tercihini ne Cumhur’dan ne de Millet’ten yana kullanan, ikisine de soğuk duran yeni bir kitleden bahsediyoruz.
Peki, kim bu kitle?
Elbette büyük ölçüde Cumhur İttifakı’ndan kopan kitleden bahsediyoruz. Bir şekilde mensubu bulunduğu AK Parti’den ve MHP’den kopma ihtiyacı hisseden bir kitle…
Peki, bu kitle bir alternatif olarak Millet İttifakı’na yönelir mi?
Belki daha doğru bir ifadeyle Cumhur İttifakı’ndan ayrılan bir seçmen niçin Millet İttifakı’na yönelsin?
Bunun için Millet İttifakı’nın esaslı bir alternatif heyecanı oluşturması gerekir ki, bu yalnızca bir söylem ile halledilecek türden bir şey değildir. Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin bir araya gelerek ortak program etrafında somut, ulaşılabilir ama daha da önemlisi güven telkin edici bir manifesto ile yola çıkması ve yolculuğunu da bu hassasiyetle yürütmesi gerekir.

Bu yönüyle değerlendirdiğinizde bugün itibarıyla zaten böyle bir kamuoyu gücünün ve algısının olmadığını söylemek gerekir ama zaten Cumhur’dan Millet’e doğru bir yönelim de söz konusu değil.
Özellikle İstanbul seçimlerinin kazanılmasından sonra Sayın Ekrem İmamoğlu’nun ortaya koyacağı performansın bu anlamda Cumhur İttifakı’ndan kopacak kitleyi Millet İttifakı’na yönelten önemli bir etken olacağı kanaatine hakimdim.

Aradan geçen bir yılı aşkın sürenin ardından bugün gelinen noktada rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sayın İmamoğlu seçimden önce oluşturduğu havanın tam aksine güven kaybına neden oldu.
Bunu herhangi bir icraata dayalı tespit olarak değil genel algının ölçülmesi olarak burada detaylarına girmeden zikrediyorum.

Unutulmamalı ki, Cumhur İttifakı’ndan kopacak olan kitlenin büyük çoğunluğu, bugünün kararsızları olarak kayıtlara geçen kitle, uçlara kaymayı değil ortada kalmayı tercih edecek olan liberal-muhafazakar kitledir.
Nitekim tam da bu nedenle Türkiye’de ittifakların yön değiştirmesi ihtimalinin belirdiğinden bahsediyoruz. Elbette her parti bu anlamda kendi önceliklerine göre ittifak oyununda nerede duracağına karar verecektir. Bakalım neler göreceğiz.