Üniversiteye

hazırlandığımız dönemde, ki yaklaşık 17-18 sene önce, üniversiteye girebilmek

başlı başına önemli bir şeydi. O dönemlerde bugünkü gibi “her ile bir

üniversite” şuursuzluğuyla liseden bozma üniversiteler türememiş, öğrenciyi

“müşteri” gören ticarethaneler tabelalarına “üniversite” yazmıyorlardı henüz.

Mevcut üniversiteler, başvuran öğrenci sayısına göre çok cüz’iydi, ancak

üniversite diplomasının da bir değeri vardı.

İlerleyen

zaman Türkiye’de birçok şeyi değiştirdiği gibi “okumuş yazmış” insanların

akıbetini de epeyce etkiledi. Bir yandan pıtrak gibi biten üniversitelerle

birlikte işgücü piyasasına arz olunan emek artarken, öte yanda da çalışanların

özlük hakları (rekabetin getirdiği bir dezavantaj olarak) giderek geriledi.

Eğer, yüzbinlerce kişi bugün bir “memuriyet” kapabilmek için çaresizce çırpınıyorsa,

bunun başlıca sebebi fazla olan işgücü arzı sebebiyle ücretlerde ve çalışma

şartlarında kötüleşmeye giden özel sektördür. Mantık basittir; “şartları

beğenmiyorsan kapıda bekleyen bir sürü insan var!”

Kimilerinin

ağızlarını şapırdatarak savundukları 24 Ocak Kararları ile Türkiye, küresel

kapitalizmin kurallarına tabi olurken, bu durum en çok sermayenin işine yaradı.

Emek piyasasının ise canına okudu resmen. Bugün, serbest piyasa ekonomisini

gerekçe göstererek hiçbir sermaye sahibini daha az kazanca, daha az kâra razı

edemezsiniz, ancak aynı gerekçeyle, çalışanlar yani emek sahipleri beterin de

beterine çaresiz rıza gösteriyorlar.

İşin

bir de nitelik kısmı var elbet. Hiçbir planlamaya ve mantığa dayanmadan her

ile, her ilçeye üniversite açmak, meseleyi bir “nicelik” sorunu olarak görmek

demek. “Nitelik” olmadıktan sonra “nicelik” de para etmiyor. Çalışma hayatına

atılmayı bekleyen bir sürü niteliksiz, bilgisiz kişi, haliyle kendilerine yer

bulamıyor. Ancak, Türkiye’de bir vakıa haline gelen “diplomalı işsiz” sorununu

tek başına açıklamaya yetmez bu durum.

Piyasa

koşullarına, hayatın gerçeklerine bakmaksızın, her üniversitede olan bölümleri

(misal iktisat, işletme) yeni açılan her üniversitede açmak demek, bu bölümlere

girenleri işsizler ordusuna kaydetmekle eşdeğer. Plan ve program olmadan salt

popülist söylemlerle iş yapmanın neticesi başka ne olabilir ki

2002’de

76 üniversite varken, bugün bu sayı 168’i bulmuş durumda. Üniversite mezunu

işsizlerin sayısı ise 200 binlerden 500 binlere yükselmiş. “Okuyup da profesör

mü olacaksın ” şeklindeki saçma soru yerini “okuyup da işsiz mi olacaksın ”a

bırakmış durumda yani. 

Ekonomiden

sorumlu bakanların, hangi gerekçelerle söyledikleri meçhul “2012 çok iyi geçti”

masalını bir kenara bırakırsak, ekonomideki yavaşlama işsizliği yeniden yukarı

taşımaya başladı. Resmi rakam olarak 2.5 milyon işsiz içindeki en büyük grup

kimler dersiniz Tabii ki üniversite mezunları. Bu “mektep medrese” görmüş

işsizlerin sayısı geçen seneye göre yüzde 19.3 artmış ve 587 bine çıkmış.

İşsizler içinde üniversite mezunlarının payı da yüzde 20’den yüzde 23.1’e

yükselmiş, ki bunun anlamı okumayanın iş bulma şansı Türkiye şartlarında daha

yüksek! Birilerinin yere göğe koyamadıkları yeni Türkiye bu olsa gerek…

Velhasıl-ı

kelam, önceleri üniversiteye giderek bir diploma almak ve hayatını iyi kötü

düzene sokmak bir imkanken, bugünlerde “okumak” işsizler ordusuna kayıt

yapmakla eşdeğer olacak neredeyse. Yapılan araştırmalar, aslında kuru kuruya

istatistiki veriler sunuyor, bunu da unutmamak gerek. İş bulanların ne kadarı

kendi branşlarıyla ilgili bir alanda çalışıyorlar ve ne kadarı “mecbur kaldığı”

için istemediği bir işte çalışıyor acaba İş bulamadığı için iş aramayı

bırakanların halet-i ruhiyelerini anlatan istatistik hangisidir peki

Sonuç

olarak, bir zamanların “üniversiteye kapağı atmak” deyimi yerini “kapağı

işsizliğe atmak” olarak değişiyor. Okumanın, ve diploma sahibi olmanın bu kadar

da değersizleştiği hiç olmamıştı…