Geçen hafta yayınlanan “Kamu Bilinci” yazısı üzerine bir okuyucunun internet yoluyla gönderdiği bildirime muttali oldum. Önce şu açıklamayı yapma gereği duyuyorum. İnternet ve onunla ilişkili sistemleri kullanma konusunda isteksizliğimi ve yetersizliğimi belirtmem gerekiyor. Burada teknoloji karşıtlığı gibi bir duygu ve düşünce söz konusu değildir. Tembellik ise asla! Belki, üşengeçlik denilebilirse de, yazma ve okuma faaliyetlerini bu biçimde nitelendirmeyi aklımın ucundan bile geçirmediğimi rahatça söyleyebilirim. Zorunlu kalmadığım ya da öyle sanmadığım sürece, kendi yazdığım bir yazıyı merkeze alarak, özellikle okuyucular, genel olarak da ilgilenenler ile nerdeyse kişisellik görünümü taşıyabilecek, bir tür “tartışma” çağrışımı yapacak bir tarzı tercih etmedim. Onun için, kimi zaman, pek de iyi niyet duygusu taşımayan bildirimler olsun ya da beğeni niteliğini içeren bildirimler olsun, bu tür notları, açıklamaları vesile kılarak yergi ve övgü konusu haline getirmemeye özen gösterdim.

Doğrudan geçen haftaki “Kamu Bilinci” yazısı üzerine değil, gönderilen nottan çıkartabildiğim kadarıyla, yazının çağrışımı denilecek bir duyguyla, adının geçmesini istemeyen akademisyen bir okuyucunun duyarlıklı bir şekilde işaret ettiği hususlar çerçevesinde bu satırları yazma ihtiyacı duydum. İsteğini saygıyla karşıladığım akademisyen okuyucu, “Prof” unvanını kullanmaktadır. Dolayısıyla, duyarlıkla yaklaşıp yaptığı değerlendirmelerin göz önünde tutulması gerekir. Gönderdiği bildirim uzun olmakla birlikte, anladığım kadarıyla, bu sütunu kullanmak yerine, kendi bakış açısından birtakım sorunlara dikkat çekmek istediği öne çıkmaktadır.

1989 Sivas İmam-Hatip Lisesi mezunu olduğunu, altı yıl ABD’de kaldığını, eş deyişle akademik çalışmalar yaptığını belirttikten sonra, ticari kuruluşları, dergi ve kitap yayınları ve bir radyo kanalı bulunan, kendine özgü “tasavvufi” bir yaklaşım içinde algılanan bir yapıdan söz etmektedir.

26.3.2023 tarihinde saat 19.10’da, söz konusu radyo kanalında, M.Ü. İlahiyat Fakültesi’nden tanıdığım bir kişinin iftar programında “Gariplerin Kitabı” (sanırım Abdulkadir es-Sufi adını alan Ian Dallas’ın olmalı) üzerinde yapılan sohbetin, bütünüyle gündelik siyasete destek şeklinde sunulması, söz konusu akademisyen dostu rahatsız etmiş. Özellikle iktidardaki bir partinin açıkça desteklenmesiyle, kendi sınırları içinde ele alınıp irdelenmesi yapılması gereken “dini” bir konunun, özensizce bağlantılı kılınması, anlaşıldığı üzere, akademisyen dostun sorgulamasına yol açmış.

Bir başka konuya, yine bildiriminden anlaşıldığı kadarıyla YÖK’ün varlığı, uygulaması, olaylar karşısında, bilimsel ölçütler yerine, kişisel denebilecek tercih ve beklentilerin ağır basmasını eleştirel bir biçimde irdeleme gereğine dikkat çekmesidir. Gerçekten YÖK, idari ve mali özerklik bakımından hükümete sıkıca bağımlı hale getirilmesiyle, kaçınılmaz olarak bilimsel özerkliğini büyük oranda yitirmiş, en azından ağır bir şekilde sakatlanmasına yol açmış görünmektedir. Daha önce, siyasi tercihlerle bir vakıf üniversitesinin kapatılması olsun, aylardan beri Boğaziçi Üniversitesi’ndeki akademisyenlerin uyarıcı tavırları olsun, üniversitenin özünde bilimsel özerkliğinin bir sorun oluşturduğunu gözler önüne seren örnekler olarak görülüp değerlendirilmeliydi. YÖK öncesinde de üniversite bir sorun kaynağıydı, ama bu sorunları en azından kendi bağlamları içinde tesbit ederek, kamuya açık ortamlarda tartışma imkânlarına sahipti. O dönemde, üniversite ile akademiler (İktisadi-Ticari, Mühendislik-Mimarlık), bilimsel ve mali özerkliğin dayanacağı bilimsel özerklik temelinde ele alınıp yeni bir yapısal düzenleme gereği içindeydiler. Nitekim Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Başkanlığı olarak bir üniversite kanunu hazırlanmasında görev almış ve bir taslak ilgili bakanlığa gönderilmişti. 12 Eylül Hareketi ve YÖK yasası, ülkemizin yüksek öğretimini bir sorun yumağına döndürmekten öte bir işlev görmemiştir. Bildirim gönderen akademisyen dostun yakındığı sorunlara bu açıdan bakılması gerektiğini de belirtmek yerinde olur.