“Kalem efendisi” denirmiş kalemde çalışan memurlara. Devlet memurlarını kapsayan bir terim olduğu da söylenirmiş. Akla doğrudan Tanzimat edebiyatından, Osmanlı’nın son dönemindeki İstanbul’dan manzaraları akla getiren bir tabir… Çok şık, çok zarif.

Türkiye’de bürokrasinin bir hayli hantal ve vatandaş için de bir o kadar yıpratıcı olması esprilere, parodilere konu olurdu sıkça. “Eski Türkiye’de” yani, ne demekse! Devlet kapısına basit bir işini halletmek için yolu düşen vatandaş, o masadan diğerine, o kattan bir alta bir üste sevk edilir dururdu bu parodilerde. Bu parodileri izleyenler için muhatap olunan kimseler hiç de “kalem efendisi” gibi gözükmezdi. Devlet dairesi için “Allah düşürmesin” denirdi neredeyse.

Bugünün farkı, iletişim teknolojilerinin hayli ilerlemesiyle dünyanın geçirdiği müthiş değişim ve dönüşüm. Öyle olunca, bilgisayar başından halletmek mümkün olabiliyor birçok işi. Yoksa, “aman suyuna gidelim, yoksa işimizi yapmaz” çekingenliği vatandaş olarak hepimizde var hala. Öteden beri “üniformalıdan çekinen” halk, devlet dairesine de mümkün mertebe gitmemeyi tercih ediyor hala.

İletişim çağında olmanın sağladığı kolaylıklar, belki eskisi kadar devlet kapısına düşürmüyor vatandaşın yolunu. Hatırladığım için ‘90’lardan örnek vermeyi seçiyorum. Özellikle yandaş medya olarak anılan ve bir borazandan hiçbir farkı olmayan “medya”, ’90’lı yılları “karanlık” bir dönem gibi yaftalamaya uğraşsa da gayet de güzel bir dönemdi o yıllar. Her dönem sıkıntılar çeken Türkiye için diğer dönemlerden ve günümüzden pek de farkı olmayan bir dönemdi hatta.

Her neyse, konumuza dönelim. ‘90’lı yıllarda “kalem efendilerinin”, yani memurların hal-i pür melali bir nevi ekonomik sıkıntı turnusolü gibiydi. Yaşanan geçim sıkıntısı memur maaşları üzerinden somutlaştırılırdı. Bu konuda özellikle öğretmenlerin çektiği sıkıntılar ön plana çıkarılırdı.

Aldığı maaşla geçinemeyen öğretmenlerin ek iş yapmak zorunda kalması sıradan bir durum olarak değerlendirilirdi. Bu konuda “pazarda limon satan öğretmen” gibi bir klişe bile oluşmuştu.

O dönemlerde üniversiten mezun olanlar için “kalem efendiliği” bir ideal değildi henüz. Daha doğrusu, “devlete kapağı atalım” düşüncesi kök salmamıştı bugünkü kadar.

Bugün, devlet kapısına yığılan milyonlar, KPSS denen bir sınavı “kurtuluş” olarak görüyorlarsa ve bazıları için de bu “olmazsa olmaz” ise ileri mi gitmişiz, yoksa geri mi acaba? “Tu kaka” edilen ‘90’larda özel sektör de bugünkü kadar açgözlü değildi, kapitalizm bugünkü kadar kök salmamıştı toplumda.

Devlet memurluğunu, “haftada 2 gün tatil” için bile tercih edecek duruma gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz artık. Sömürü kök saldıkça, misal haftada 2 gün tatil bile çok önemli bir hakmış gibi görünüyor haliyle. ‘90’larda “limon satmak zorunda” diye acınan öğretmenlerin haline imreniliyor bugün. Öğretmenlerin durumu mu çok iyileşti, yoksa işler vatandaş için kötüye mi gitti? Yorum yok.

Mecburiyetten, çaresizlikten, alternatifsizlikten kalem efendiliğine meyleden gençler, “günü gününe” maaş alabilmeyi de göz önünde bulunduruyordur muhakkak. Türkiye’de, özel sektör söz konusu oldu mu, yaşanan sıkıntıların en başlıcası “para tura” işlerinde yaşanır nihayetinde.

Son yıllarda, özel sektörün gayri insani koşullarının da etkisiyle olumsuz olarak gündeme gelmeyen “kalem efendileri”, son olarak maaş zamlarıyla gündeme bir göz kırpıp kayboldular. Devlet babanın takdir ettiği yüzde 3+3 zam, önce büyük(!) bir muhalefetle karşı karşıya kaldı. Sonrasında ise “buçuklu” bir iyileştirmeye iş tatlıya bağlandı ve konu kapandı gitti.

Geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı gibi meseleler ortada durmasına rağmen “ısrarla” konuşulmuyor. Kalem efendileri de artık bayram yaklaşınca “bayram kredisi”, okullar tatile girince “tatil kredisi”, paraya sıkışınca da “ihtiyaç kredisi” çekip mutlu mesut yaşarlar artık.

KPSS kapısına yığılan yaklaşık 3.5 milyon kişi ise bir kalem efendiliği bile bulamamanın üzüntüsü ve çaresizliğiyle yollarının devlet dairesine düşmesi hayalleri kurmaktadırlar.