"İstasyon", diyerek günlük dilde kullandığımız kelime Fransızca dan gelmedir. Aslı "station" olup anlamı "bir yerde durma, konaklama, ayakta durma, dikilme"dir. "Tevakkuf" anlamını herhalde ortalama bir kimse anlayamaz. Fransızca ve diğer Batı dillerinde Hıristiyan inancı bağlamında bir de özel anlamı vardır. Buna göre, Hz. İsa nın çarmıha götürülürken yolda dört defa duruşu kastedilir.

"Durak", durulan ve beklenilen yer anlamında kullandığımız "istasyon", demiryolu ve tren işin içine karıştığında, ister istemez türlü-çeşitli duyguların burgacını, cangılını, fezeyanını ya da inkisarını çağrıştırır, deprem vesilesiyle yaygınlık ve anlam genişliği kazanan kelimeyi kullanırsak "tetikler."

Araştırılacak denli dikkat çekici gözüken husus, kentiçi ulaşımda "istasyon"un kullanımına yer verilirken, şehirlerarası ulaşımda otobüslerin girip çıktığı durakları "istasyon" olarak değil, "garaj" (garage), son dönemde öne çıkan "gar" (gare), bazan da "terminal" (terminale) şeklinde nitelendiriyoruz. Batı dillerinden geçen bu kelimelere Türkçe karşılıklar önerilse de kullanımları az ya da çok sürüp gidiyor. Kullanımını yasaklama dil bilimi açısından tartışmaya açık olsa da, düşünce bakımından hemen çözümlenecek bir konu olarak algılanamaz. Çünkü sahip olunan ve savunulan düşünce, bir yönüyle kendi kavramını oluşturup türettiği nisbette varlığını ve etkinliğini somutlaştırabilir. Kaldı ki tüm dillerde olduğu ya da gözlemlendiği gibi, bütün düşünce dizgeleri (sistemleri) şöyle veya böyle etkilerler ve etkilenirler. Kendiliğinden etkileme kesinkes bir galibiyet, bir zafer kazanımı şeklinde değerlendirilmemelidir. Etkilenmeyi de bir yenilgi, mağlubiyet, kaybetme olarak görmemelidir.

İfade-i meram, "istasyon" kelimesini başlıkta kullanmam, yazıda sezdirmeye çalışacağım "duyarlık"ın bir anlamda imge işlevini karşılar gözükmesidir. Türkçe ana sütümdür. Ona duyarsız, özensiz, dikkatsiz olmak asla sözkonusu edilemez.

Türkiye, eşdeyişle bu aziz ve mübarek ülke, yani vatanımız, yurdumuz, memleketimiz, toprağımız (Azeri Türkçesiyle "torpağımız"), bir süredir "istasyon" çağrışımıyla zihnimde, yüreğimde devinip duruyor. Deviniyor ama ıssızlığa kayar gibi bir halin ürpertisini de salıveriyor. Tren istasyonlarını bir an için tahayyül ediniz. Her türden insanı görürsünüz orada. Erkek, kadın, kundaktaki bebekten yaşlısına, özürlüsüne, işsizinden çırağına, tüccarından memuruna, zanaatkârından işverenine, anaokulu öğrencisinden üniversitede okuyanına kadar her an, her dakika, her saat ve trenlerin çalıştığı sürece, hatta çalışmasalar bile insan mahşerî akıp gider. Tren ile aynı yöne giderler, belli yönlerden gelirler ama yönler bütün bu insanları aynı hedefe, amaca doğrultmazlar. İstasyon ara-geçiştir, insanlar ve trenler varlıklarıyla, duygu ve düşünceleriyle onları biçimlendiremezler. Böyle bir istek, arzu, düşünce de sözkonusu edilmez. İstasyonun varlığı kendine özgü bir anlam oluşturmaz. Başka varlıklar kendi varlıklarını, isteklerini, ideallerini, hedeflerini istasyona yansıtma, yükleme, buna göre onu biçimlendirme gereğini bir an için bile duymazlar. Belki bir araç olarak dahi algılanmaktan uzaktır.

Bir ülkenin "istasyon" gibi çağrışım uyandırır olması tarihinden, halkından, milletinden, inancından, kültüründen, sanatından, hayatından, idealinden ve ufkundan yoksun kılınması anlamına mı gelir Dahası o ülkenin coğrafyası, yeri ve göğü, ay ve güneşi, dağ ve denizi, bitki ve ormanı, kuş ve hayvanı, yağmuru ve rüzgârı da mı "istasyon" halini alır Her türden ve nedenden gelen ve gidenler ile hiç bir duyguya, belli ve kalıcı bir hatıraya yer vermeyen ilişkiyi mi dokur durur, ama bir kumaşa dönüştüremez