610 yılında Hıra Mağarası’ndan doğan İslâm güneşi, bütün zaman ve mekânları aydınlatmaya başladı. O günden itibaren son inen ayete kadar geçen 23 yıllık zaman şeridi, Peygamberimiz (s.a.v) öncülüğünde kademe kademe İslâm’ın hayata uygulanış seyrini ortaya koyar.

Hakikatin kendi yapısında kabul ettirme gücü var. Mekke müşrikleri hangi tedbiri aldılarsa bir türlü hakikat güneşini söndürmeye güçleri yetmedi. En sonunda Dâr’un Nedve’de toplandılar ve Allah Rasülü’nü (s.a.v) öldürmeye karar verdiler. Bu sebeple, bir gece o kutlu Nebi’nin (s.a.v) evini kuşattılar.

Bunu öğrenen Allah Rasülü (s.a.v), Mekkelilere ait emanetleri, sahiplerine teslim edilmek üzere evinde bulunan Hz. Ali’ye (r.a) verdi. Sonra da onu kendi yatağına yatırdı. Bu durum, hangi şart altında olursa olsun emanet konusunda gösterilmesi gereken hassasiyeti ortaya koymakta; zor zamanda yapılması gereken -Hz. Ali’de (r.a) örneğini gördüğümüz- cesaret ve fedakârlığı göstermektedir.

Allah Rasülü (s.a.v) bazı tedbirler aldı:

Önce, Yâsîn Suresi’nin ilk 9 ayetini okuyarak evinden çıktı. Müşriklerin yüzüne toprak serptiği halde O’nu (s.a.v) göremediler: “Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.” (Yâsîn, 9)

Sonra, Hz. Ebubekir’in (r.a) evine gitti. Onun hazırladığı iki deve ile Sevr Dağı’na yöneldiler. Sevr Mağarası Medine’nin ters istikametiydi. Hedef saptırmak için böyle yaptılar.

Müşrikler, Allah Rasülü’nü (s.a.v) aramaya koyuldular. Bir grup Sevr Mağarası’na doğru geliyordu. Sesleri duyulmaya başlayınca, Hz. Ebubekir (r.a) Dost’u (s.a.v) adına endişelendi. Allah Rasülü (s.a.v) onu teselli etti: “(Ey Ebubekir) Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 40)

Bu sırada, örümcek mağaranın girişine ağ örmüş, güvercin yuva yapmıştı. Allah,  müşriklere eğilip mağaranın içine bakma niyeti vermedi. Baksalar o iki dostu göreceklerdi. Allah, müşriklerin gözünü kör etti de araştırmak gerektiğini akıl edemediler.

Allah, Dostlarını Korur

Allah Rasülü’nün (s.a.v) Medine’ye hicretinde o kadar çok ders ve hikmet var ki! Önce, Rabbimiz, yolunda olanları her zaman koruyacağı mesajını vermektedir. Hem de, örümcek ağı, güvercin yumurtası gibi zayıf ve basit sebeplerle. Mağara bir sığınak ve insanın kendisini emniyete almasıdır.

Mağara önüne gelen müşrikler ve Medine’ye giderken peşine takılan Sürâka, O’nu (s.a.v) yolundan alıkoyamadı. Allah kendisi için yola çıkanları yolda bırakmadı, hedeflerine ulaştırdı.

İki dost zor durma düşmüş, mağaraya sığınmıştı. O zaman kim diyebilirdi ki, bu iki dost iki sene sonra güçlenecek “dediğim dedik” havasındaki Kureyş ordusunu çil yavruları gibi dağıtacak. Kimsenin düşünmediği oldu. O iki dost ve Müslümanlar iki sene sonra Bedir’de şanlı bir zafer kazandılar, Kureyşlileri darmadağın ettiler.

Yine, kim diyebilirdi ki, o iki dost ve sahabeler, 8 sene sonra, şimdi çıkarıldıkları Mekke’yi kan dökmeden fethedecek ve Allahü Ekber nidalarını göklere yükseltecekler. Bu konuda da kimsenin düşünemediği oldu, 630’da Allah Rasülü (s.a.v) Mekke’yi muhteşem bir şekilde fethederek müşrikleri hayrete düşürdü. Çünkü, bu işin sahibi Allah’tı, Allah hükmünde galipti, her şeye gücü yetendi: “Şüphesiz, Rabbinin gücü her şeye yeter.” (Furkan, 54) Allah, her zaman kendi yolunda olanlara yardımını esirgemeyecektir.

Aslolan, Rabbimize karşı görevlerimiz konusundaki hassasiyettir. “Biz yeryüzünde çaresizdik, bize İslâm’ı yaşama fırsatı vermediler” bahanesine sarılanlara Rabbimiz hatırlatır: “Allah’ın mülkü geniş değil miydi Hicret etseydiniz ya!” (Nisa, 97)

Allah kuluna yardım etmek ve büyük dereceler vermek istiyor. Ama, bunun bedeli var. Hangi şart altında olursa olsun Rabbe teslimiyet ve kararlılık… Allah’a tevekkül… “Kim Allah’a tevekkül ederse (güvenirse) Allah ona yeter.” (Talâk, 3)

Peygamberlerin hayatına bakınız! Allah, nice sadıkları sıkıntı ve tehlikelerden kurtarmış, yeryüzünün vârisleri yapmıştır. Yusuf (a.s) gibi: “Salih kullarım yeryüzünün varisleri olacaktır.” (Enbiyâ, 105)

Hicret Hakk’ı Üstün Tutmaktır

Mekke’deki iman ve sabır döneminden sonra İslâm inkılâbının önü açılmış, dalga dalga yeryüzüne yayılmaya başlamıştır. Allahü Tealâ, müminlerden ihlâs, samimiyet, gayret ve fedakârlık istemektedir. Hicret, Allah yolundaki fedakârlığın zirvesidir.

Hicret, görünüşte vatanı terk etme şeklinde görünse de; gerçekte vatanın korunması ve garanti altına alınmasıdır. Hedefe doğru yay olup gerilmek, dönmek için ayrılmaktır: “Döneceğiz, döneceğiz, Mekke bir gün döneceğiz.”

Hicret; zulme, küfre ve batıla baş kaldırmak; Hakk’ı üstün tutmak, hak galip gelsin, diye mücadele etmektir.

Allah Rasülü (s.a.v), hicretten önce, Kur’an öğretiliği ve davetçilik görevini yapan Mus’ab bin Umeyr’i (r.a) Medine’ye gönderdi. O da Medinelilere İslâm’a davet edip Allah’ın emirlerini anlattı. Görevini yaptı ve Medine’yi Allah Rasülü (s.a.v) ve sahabesine hazır hale getirdi. Bu da gösteriyor ki, davetçi Müslümanlara da ihtiyaç var. Çünkü onlar öncüler.

Fesatlık ve kan dökme yeri anlamına gelen Yesrib’i Medine haline getiren asıl olay, Ensâr ve Muhacirler arasında yaşanan zirve noktadaki kardeşliktir. O, ne imrenilecek bir kardeşlik örneğiydi. O kardeşliği örnek almaya muhtacız. Çünkü, biz bir ümmetiz, birbiri için yaşayan insanlarız, kardeşler topluluğuyuz. Bu, bizim inancımız gereği. İşte iki Hadis-i Şerif:

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe kâmil anlamda iman etmiş olamazsınız.” (Buhârî, Müslim)

“Kim bir mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse; Allah da kıyamet günü onun bir ihtiyacını giderir.” (Buhârî, Müslim)

Rabbimiz hicret edenleri şöyle över: “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızk vardır.” (Enfâl, 74)

Tüm okuyucularım ve müminlerin hicrî 1435 yılını tebrik ederim. Hayırlara vesile olsun!