Hani bazen işini güzel yapanları görünce şaşmaktayız. Devamlı alışveriş yaptığım marketteki gence, ”sen ileride çok başarılı olacaksın”, niçin diye sorduğunda, işini çok güzel yapmaktasın, tebrik ederim dedim. Zira diğer arkadaşlarının dünden ölmüş bugüne kalmış, ayakta uyuyup müşteriyi düşman askeri gibi gören ekşi bakışlarına karşılık, o genç hep tebessüm, hep müşterisine yardıma koşan hatta ilgili tavırları ile satın almayı düşünmedikleri bir malı bile gelenlere beğendirebilmekte.

Fakat bir de reklam broşürlerini dağıtmakla görevli gençlerin daha çok sokak dolaşıp her evin kapısına tek tek bırakacaklarına, bir an önce bitirmek için kapılarımıza düzinelerce atıp, görev yaptık diye bunun ücretini almaları. Müthiş bir sahtekârlık yaptıklarının üstelik farkında bile değiller, bugün bunu yapanların yarın hangi büyük dolandırıcılıkları çevirebileceklerinden korkmaktayım.

İşini iyi yapmayanlardan o kadar mustaribiz ki. Babam son yıllarda hızla değişti, yürümesi birden kesildi, minik adımlarla bebek yürüyüşüne döndü, ellerini kullanamamakta, daha fazla bizlere bağımlı oldu. Kardiyoloji, Üroloji ve Nöroloji doktorları her hafta uğrak yerimiz.

Fakat yıllardır gittiğimiz Nöroloji doktorları beyin damarları tıkalı olduğu için ilaç yazıp göndermekte. Son aylarda daha fazla hayat bağları zayıfladı, denge problemi oldu, düşmeler başladı, ani krizleri ile elim ayağıma dolaşmakta, onun yaşadığı travmaları çaresizce doktorlara anlatıyorum. Dinler gibi yapıp yine aynı ilaçları yazmaktalar.

Sonunda evde bakım önerdi bir arkadaşım, bilmiyordum, doktorlar ayda bir kez eve gelip yatalak ya da ağır hastaları kontrol etmekte imişler. Ne ki yine aynı adet, eve  gelen genç doktorlar, sorular sorup ellerindeki kâğıda yazıp gitmekteler.

Fakat bir gün Beykoz Toplum Sağlığı’ndan Kuzey isimli, daha 25 yaşlarında genç bir doktor geldi, babamın karşısına oturup diğerleri gibi seyretmedi, onu kaldırıp yürütmeye çalıştı, bacak ve kol kaslarını muayene etti, ellerini inceledi, üzerindeki örtüyü bile tutamadığını gördü, eldivensiz

elleri ile gözlerini kirpiklerini çekiştirdi, ağız kaslarını yoğurdu, o genç çocuk sonunda teşhisini koydu.

Parkinson. “Bayağı ilerlemiş, hiç fark etmediler mi şimdiye kadar, yüzünde betonlaşma, sabit bakışlar başlamış, eğer ilaçlarını kullansa idi, ha belki iyileşmezdi ama bu kadar ilerlemesi önlenebilirdi”, dedi. Üstelik bu çocuk daha hayatın başında. Babamın yıllardır gittiği doktorları 60 yaş kuşağındalar. Toplum Sağlığı’ndan her ay yine gelmekte doktorlar, yine koltuğa oturup babamı trene bakar gibi izlemekteler, muayene yok, sorular sorup kâğıtlara yazıp gitmekteler ve babam da sormakta, peki bunlar neden geldiler? Eğer Kuzey gelirse yine hastasını tepeden tırnağa muayene etmekte, canı burnuna gelerek onu yürütmeye çalışmakta, yüzünü gözünü dikkatlice incelemekte.

Ben de Kuzey için teşhisimi koydum:

“Sen bu toprakların çocuğu değilsin?”

Nerden anladınız, dedi,

Bizim topraklar, işini iyi yapmayanların ülkesidir, dedim.

Bulgaristan doğumluyum, dedi.

Şimdi anlaşıldı yavrum, doğduğun toprakların genlerini taşımaktasın, işini çok iyi yapmaktasın.

Coğrafyamızdan mı, rahvan iklimlerimizden mi, nedendir bu tembelliğimiz, bir türlü çözemedim.