Soren Kierkegaard, “Hayat, çözülmesi gereken bir sorun değil, yaşanacak bir gerçek”tir diyor. Bu hemen “yaşa”mayı kutsayan kişisel gelişimcilerin veya tüketim kültürünün mottosu gibi bir his uyandırsa da aslında bir gerçeği de açık ediyor. Hayat karşısında sorumluluğu olan ve o sorumluluğu yerine getirmek için çaba göstermesi gereken insanı işaret ediyor. Modern zamanlarda, her gün giderek ve her an yeni bir benle yaşadığımız halde ömrümüz boyunca aynı benle yaşadığımız izlenimini veriyor. Ancak her sabah uyanan ben’in eski ben’le olan bağı sadece aynı kabın içinde uyanması olabilir. Bu bakımdan sorunlar yumağı olarak gördüğü dünya için insan masanın başına oturduğunda çözmesi gereken bir problemi mi yoksa yaşaması gereken bir gerçeği mi görüyor? İşte asıl mesele buradan ileri geliyor. Genellikle bir problem öbeği gibi duran sorunlar karşısında çaresiz bir şekilde bilinçten uzaklaşarak sanki bir sorumluluktan kaçar gibi; her şeyi olduğu yerde bırakıp, tüketim kütlesinin bedenine eklemleniliyor.
Bu bir kayıtsızlık ve rahatlığa sebebiyet veriyor. Sırtından sorumluluk duygusunu atan insan için dünya sırtında bir kambur oluştururken, o içinde bulunduğu hali dünya gerçeği olarak görme yolunu seçiyor. Bu seçim sonrasında ortaya çıkan aşırılıkları (ifrat-tefrit) yine içinden çıktığı geleneğin sırtına vurarak olası olumsuzluklardan da sıyrılmış olarak önündeki odaklandığı noktaya doğru yol alıyor. Bu durum her defasında büyük içsel yıkımları çoğaltıp, içten içe toz haline dönüştürürken dışarıda kalan her türlü yıkımı büyük bir yücelikle (kutsiyet izafe ederek) stratejik birer hamle algısına dönüştürmek gibi yeni maharetler ediniliyor. Bu bir kez işledi mi sürekli olarak bu yöntem uygulanır hale geliyor. Şirazesi kaymış iç ve dış yapı, insanda adalet duygusunu işlevsiz bırakırken; akli olanı da vicdani olanı da duyguların önüne yem olarak atmak gibi kütlesel bir eyleme dönüştürüyor. Bu eyleme kalkışan kütlenin en önemli motivasyon kaynağını, sürekli pazarlanan hayal ile kutsal postuna büründürülmüş rüyalar oluşturuyor.
Kutsal soslu motivasyonun iki ucu da çok yerinde kullanılarak ne sorguya ne de yaşamak için gerekli olan azığa imkân vermeyecek şekilde kütlesel bir blog oluşturuluyor. Burada en çok korku sopası kullanılıyor. Öyle ki birincil etki karanlık bir gelecek, hatırlanmayan bir mazinin dip yanığı imajı bütün yozluğun üzerine tasarlanmış bir kıyafet olarak giydiriliyor. Haliyle insanın yaşama gerçeği, yapay bir gerçeklikle yer değiştirilmiş; akli ve vicdani melekeleri ise tasarlanmış algılarla sabitlenmiş oluyor. Varoluşun mümkün gerçekleri yerine icat edilmiş yeni gerçeklik koyulduğunda bugünün dünyası ile aradaki mesafe hızla kapanıp, yeni bir varlık alanında hayat devam ettiriliyor. Zaman zaman yaşanan çatışma ise insanın var olma özelliklerini hatırlaması sonucu kodlanan programda hata vermesine neden olsa da bir takım kutsal postlu kişiler tarafından fabrika kodlarına geri döndürülüyor. Bu yüzdende insanın fıtri yapısı sürekli bir kesinti ile karşı karşıya kalıyor.
İşte her gün yeni tasarlanmış hayatın yeni bir imajı, yeni bir dili ve yeni bir kütlesel motivasyonu oluyor. “Yaşam” kazanılması gereken bir araç olduğu için o aracı en işlevsel hale getirecek modülün de elde edilmesi gerekiyor. Ve bütün kurgu bu modüle ulaşmak ve sahip olmak üzerine kurgulanıyor. Anlam-değer dünyası klasikmiş gibi görünse de aslında post-modern anlam ve değer dünyasının nostaljik bir uygulama olduğu açıkça görülebiliyor. Ritüellerin oluşturduğu folklorik bir inanç ve onu besleyen siyaset mekanizması bu kütlesel aygıtı yönetir hale getiriyor. İnsan olarak var olmak kütle karşısında hüdainabitlik ile karşılanırken, insanın gerçek (Hakikat) ile olan ilişkisinde sürekliliğin kırılmasına yol açıyor. Haliyle değerler, ne vicdanımızda ne de eylemlerimizde bir güzelliğe vesile olamıyor. Şayet yaşamak için düşünmeye başlansa o zaman idrak harekete geçerek hem eylemin istikametini, doğruluk ve haklılığını hem de ahlakını ortaya çıkarabilecek ve de istikamet adalet ile sağlanırsa doğruluk ve güzellik muhkem kılınabilecek. Nitekim idraki, istikameti, adaleti ve vicdanı tahkim edebilenler, güzelliği de inşa edebilirler. Güzeli muhkem kılan aynı zamanda insanı ve devleti var kılar. O zaman yaşamaya değer bir hayat orta çıkar. İşte bütün mesele o hayatı yaşayabilmekte. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMi
“Çünkü gidenler her zaman bir fotoğraf bırakıyor
şarkının en güzel yerinde kopan bir tel gibi…” (Umay Umay)
NOT: Bir şarkıyı belki de bir ana ait kılan şey o anın yaşattığı hislerdir. Ve o şarkı her dinlendiğinde hissedilen insanın içine doğru akıttığı ılık duygulardır. Belki de insanın kendinin farkına vardığının bir başka anlamı, bir başka yoludur. “Ben doğduğumdan beri bu dünyada mülteciyim” diyor,
Aziza Brahim “Lagi” adlı şarkısında. Sessizce geri çekilip dinliyoruz.
Bize kadar
Demokritos, “İnceliksiz davranışa, dinginlikle katlanabilmek gönül yüceliğidir…” der.
Şeyh İsa Nureddin işin özünü söylemiş: “Dünya bir rüyaydı hep, bense onun şarkısı.”
Henry David Thoreau meselenin ne olup olmadığını ifade etmiş: “Mesele, neye baktığında değildir, fakat nasıl baktığında ve görüp görmediğindedir.”
Platon , “Üç tür insan vardır; bilgeliği sevenler, itibarı sevenler, kazanmayı sevenler” diye tasnif ediyor. Galiba ilk ikisi müzede…
“Cereyanlar” Tanıl Bora’nın iletişim’den çıkan yeni kitabı. Türkiye’de siyasi ideolojiler üzerine, bir köşeye not et. Belki bir ara yolun düşer.
İstersen, Kırgız yapımı bir film, “Kurmanjan Datka/Queen of the Mountains”ı izleyebilirsin.
DAĞARCIK
Bir hayvanı, otobur bir hayvanı çayıra saldığınız zaman hiçbiri bir tane zehirli mantar yemez. Hiçbiri; ne inek, ne at, ne dana zehirli mantar yer. Ama sen hapur hupur yersin, gidersin öbür dünyaya. Çünkü sen bu mantar zehirli mi değil mi diye karar vermek zorundasın. Hayvan için karar
Allah tarafından verilmiştir. Bu manada biz her hâlükârda, her şeyde helâl-haram ayrımı yapmak zorundayız.” (İsmet Özel’den tadımlık)
TEKKE
Bir bahçeniz olsun. Ve mutlaka yaprak döken ağaçlar dikin. Böylece zamanın geçtiğini daha iyi anlarsınız. (Fransız mimar; Le Corbusier’den tadımlık)
Bir lahza
“-Aşk yoksa her şeyin sebebi ne olabilir?”/ “-Çocukken üç boyut öğretilir: yükseklik, genişlik ve derinlik.” (Paterson’dan)