Batı’da ırkçılık özellikle de belli bir düzlemde tutuluyor. Daha çok kültür milliyetçiliği bütünlüğündedir. Fransa örneği verilebilinir. Ya da Almanya, Avusturya gibi ulusların aynı dili konuşmaları da buna bir örnektir.

Müslüman coğrafyada insanların aynı devletler ve topluluklar oluşturmaları kaynaşmalarını sağlamıştır. Halklar kendi dillerini ve kültürlerini korurken, yaşarken birbirlerine tahammülleri vardı. Osmanlı Devlet yönetimini bu konuda sık örnek olarak veriyoruz. Türkler ile Kürtler arasında tarihte kimi siyasal, yönetimlerdeki tutumlarda açmazlar olmuşsa da bunlar ırk olgusundan olmamıştır. Bölgelerin yönetimleri yerel yöneticilerle olmuştur. Karmaşalar olduğunda merkezin müdahaleleri olmuştur.

Tanzimat sonrasında gelişenler büyük devletin yıkılışını hızlandıran en büyük neden ırkçılık yani milliyetçilik olmuştur. Küçülen bir coğrafyadaki küçük devletçiklerde huzursuzluk derinleşerek büyüyor. Bunu özelde Türkiye üzerinden ele alır değerlendirirsek bu uçurumun ve derinleşmenin boyutları çok daha iyi anlaşılır.

Yakın zaman içinde yaşanan olaylar ırkçılığın boyutlarının hangi düzeyde olduğu görüldü. Arap Baharı sendromu sonrasında Araplar üzerinden yürütülen ırkçılığın nasıl sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Bu sadece Arap ırkı üzerinden oluşturulan bir olgu olmanın ötesine doğru gitmekte. Araplar üzerinden bir medeniyet hedef alınıyor. İslâm medeniyet ve düşüncesine doğru gidiliyor. Bu yapılırken daha çok ırkçılık üzerinden gerçekleşiyor. İslâm medeniyet bütünlüğünün bütün unsurlarını da içeriyor. Arap ırk sendromu üzerinden Kur’an, Peygamber, Kâbe, hac neredeyse bütün ibadetlere doğru sataşmalar oluyor. İslâm dininin Araplara ait olduğu, Türklerin veya başka ırkların dini olmadığı olgusu giderek ağırlık kazanıyor.

Suriyelilerin emperyalizmin etkisiyle yurtlarını terk edişleri, sığınık olarak ayni dinden, kültür ve medeniyetten olan, geçmişte sınırları aynı olan, aynı devlet yönetiminde yaşayanlarla birilikte olmak zorunlu bir seçenek olmuştur. Batılılar sömürdükleri halkları topraklarından ettikleri gibi, onlara yaşama alanlarını da bırakmıyorlar. Kendi yurtlarına ise asla almıyorlar.

İnsanların bunun farkında olmayışları asıl yadırganası durumdur. Bunu Türkiye özelinde ele almak gerekir.

Arap ırk nefretinin boyutları Kayseri’de patlamıştır. Bu, bir anlık bir kıvılcım olsa da ülke genelinde etkisini göstermiştir. Saldırgan ırkçıların tutumu hamasi dalgalanmayla genele yansımıştır. Bu, Kayseri ile sınırlı kalmamış ülkenin genelini etkisi altına aldığı gibi, tepkiler Suriye’de karşılık bulmuş. Zıtlaşmalar ve çatışmalara neden olmuş, saldırılar artmıştır.

Türkiye Avusturya maçı da benzer bir durumdur. Milliyetçi bir gösteri koca ülkeyi âdeta bir ölüm kalım algısına dönüştürmüştür. Futbol takımında farklı ırklardan, siyasal partilerden ve anlayışlardan insanlar da vardır. Birinin bozkurt işareti yapmasıyla bir başka çatışma alanına neden olmuştur. Âdeta Türkiye’nin öz ve asıl sorununa dönüşmüştür.

İşin asıl vahametinin bilim insanlarının, tarih proflarının yaklaşım ve paylaşımlarındaki tuhaflık tam anlamıyla ironiktir. Osmanlı Devleti’nin Viyana kapılarından dönüşüyle özdeşleştirilen bir hamasete, gülünçlüğe, saçmalığa vardıran bir anlayış ve zihniyeti göstermiştir. Bir galibiyet ile olayın ne kadar abartıldığı, bir ülke bir coğrafya sorununa dönüştürüldüğü görüldü ve yaşandı. Bir sonraki maçta ise Hollandalılara yenildi Türk takımı. O hamaset, kabarmalar, höykürmeler saçmalıklar bir anda yerle bir oldu. Sadece bilim adamları değil toplumun ırkçı ve milliyetçi ruhunu özümsemişlerin bir zaferi olmuş ama kısa sürmüştür. Bir devletin Cumhurbaşkanının sırf bu duygudan ötürü oraya kadar gidişine bile neden olmuştur. Aydınları, yöneticileri topluca bu ırkçı koroya katılıp abartınca, sonucun ve sürecin ne kadar saçma ve absürt olduğu görülmüştür.