Bu hafta dünya kamuoyu üç ayrı önemli seçim sonucuna şahitlik etti. İngiltere, İran ve Fransa’da yapılan başkanlık seçimleri büyük bir ilgiyle takip edildi.

Bu üç seçim sonucunu bu denli ilgiye mazhar kılan ise hiç kuşkusuz ülke kamuoylarında iktidar partilerine karşı oluşan “değişim” talebinin seçim sonuçlarını etkilemesi oldu.

Seçim sonuçlarının verdiği mesajları anlamak bakımından öne çıkan hususlara kısaca değinmekte yarar var.

Bunlardan birincisi; uzunca süredir iktidarda bulunan merkez muhafazakar siyasetin ciddi ölçüde kan kaybettiği açıkça görülmüş oldu. Artık muhafazakar siyasetin şapkasını önüne alıp seçmen desteğini niçin kaybettiğine dair ciddi sorgulama dönemine girmesi kaçınılmaz hale geldi.

Bu sorgulamanın yapılması bir diğer önemli mesajla yakından ilintili. Zira aslında iktidar karşısında esaslı bir politika değişikliği vaadinde bulunmayan muhalefete, şimdilik geçici nitelikte, önemli bir fırsat sundu seçmenler.

Örneğin göç politikasında Ruanda planına karşı çıkan İşçi Partisi’nin İngiltere’nin göç sorununun nasıl çözeceğine dair belirgin bir planı seçim döneminde ortaya konulmuş değil. Sorunu söylüyor ama nasıl çözeceğini anlatmıyor. Bu bir strateji de olabilir, hazırlıksızlık emaresi de olabilir. Ama seçmenler yine de İşçi Partisi’ne adeta avans vererek umudu satın almayı tercih etti.

Dolayısıyla “iktidar mı kaybetti, muhalefet mi kazandı” sorusunun cevabı şimdilik net değil. Ancak kesin olan husus; ekonomi, sağlık, göç gibi sorunlu alanlarda politika geliştirmekte yetersiz kalan iktidar partisine kırmızı kart verildi, muhalefete yeşil ışık yakıldı.

Seçimlerin bir başka verdiği önemli mesaj; dünyada yaygın hale gelen “güvenlik” endişesine bağlı beka söyleminin beklenen karşılığı alamaması oldu. Bölgesel vekalet mücadelesinde aktif süreç yürüten İran’da, Büyük Britanya söylemini yükselten İngiltere’de ve Avrupa’nın gelecek endişesini gündeme taşıyan Fransa’da seçmenler beka söylemi yerine toplumsal refahı daha fazla önemsediğini ortaya koymuş oldu. Araştırmalara yansıyan şekliyle Avrupalılar arasında en çok sevilen ikinci lider olduğu halde Macron’un kendi ülkesinde yaşadığı düşüş bunun bir örneği.

Seçim sonuçları aynı zamanda dünya genelinde siyasetin izlediği rotayı göstermesi bakımından da önemli bir mesaj verdi. Seçmenlerin ideolojik kamplaşma yerine sağ ya da sol popülizme yöneldiği net bir şekilde görülüyor. Merkezin çöktüğü siyasal yapıda seçmen kendisine çıkış yolu aramaktadır. Bu nedenle İngiltere’de İşçi Partisi’nin yükselişini solun yükselişi olarak görmek ya da İran’da Pezeşkiyan’ın kazanmasını reformist siyasetin kazanımı olarak okumak yanlış değerlendirmelere yol açabilecektir.

Geçtiğimiz haftaki yazımızda da belirttiğimiz üzere, merkez siyasetin aktif ve pozitif sinerji ortaya koyan lider profili ortaya çıkaramayışı iktidardan bunalan ya da ümidini kesen seçmenlerin “deneme-yanılma” evresine geçmesine zemin oluşturuyor.

Bugün net bir şekilde söyleyebiliyoruz ki, siyaset dünya genelinde “değişim” sürecine girmiş bulunuyor. Aktörler ve format değişiyor. Bu değişimin nereye doğru evrileceğini kestirmek şimdilik mümkün değil.

Ne var ki, kesin olan husus; siyasetin tam da bu dönemde yol gösterici, alternatif önerilere her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğudur. Bugün seçmenlerin yöneldiği sağ ya da sol popülistlerin elinde esaslı bir reçete bulunmadığının herkes farkında. Merkezin kendisi de oyalama istasyonu olduğundan bu öneriler merkez siyasetten de gelmeyecektir. Küresel ırkçı emperyalist düzenin meydana getirdiği ekonomi, göç, iklim değişikliği ve cinsiyetsizleştirme temelli sorun alanlarına yönelik önerilerin çalışılması ve bunun karşısında adaletin, adil paylaşımın, ahlak ve maneviyatın esas alındığı yol haritalarının ortaya konulması aklıselim siyaset için bir zorunluluk olarak durmaktadır.

Aksi takdirde birbirinden farkı olmayan siyasetçilerin figüran olduğu tahterevalli siyaseti, çok da uzun olmayacak bir vadede, siyasetten ümidin kesildiği ve kaosun baş gösterdiği dönemleri beraberinde getirecektir.