Alman medyası, ABD–İran gerilimini artık bir diplomatik kriz olarak değil, açık bir askerî ve psikolojik baskı süreci olarak okuyor. Uçak gemileriyle verilen mesaj, yalnızca Tahran’a değil, tüm bölgeye yöneliktir.
ABD Başkanı Donald Trump, İran rejimine yoğun baskı uyguluyor. ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln”’ün bölgeye ulaşmasıyla birlikte çok sayıda savaş gemisi ve savaş uçağı da Orta Doğu’ya sevk edildi. Bu askerî hareketlilik, sıradan bir güvenlik önlemi değil; açık bir gözdağıdır. Washington’un verdiği mesaj nettir: Geri adım atılmazsa, sonuçları olacaktır.
Bu dil, Ortadoğu için yabancı değildir. Irak’ta “kitle imha silahları”, Libya’da “insani müdahale”, Suriye’de “demokrasi” söylemleriyle başlatılan süreçler hâlâ hafızalardadır. Gerekçeler değişmiş, yöntem ise değişmemiştir. Dış müdahaleler her defasında kurtarıcı gibi sunulmuş; geride yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve kalıcı istikrarsızlık bırakmıştır.
Bugün İran’a yönelen baskının da yalnızca nükleer programla açıklanamayacağı açıktır. Mesele daha geniştir. Bölgesel dengelerin zorla yeniden kurulması, itiraz eden aktörlerin hizaya çekilmesi ve Ortadoğu’nun dışarıdan dizayn edilmesi hedeflenmektedir. Alman basınında sıkça kullanılan “psikolojik savaş” ifadesi, artık bir yorum değil; sahadaki gerçeğin tarifidir.
Burada temel bir soru kaçınılmazdır:
Bir ülkenin iç sorunları, dışarıdan askerî baskıyla mı çözülecektir?
İran rejimine yönelik eleştiriler elbette yapılabilir; hatta yapılmalıdır. Ancak bu eleştirilerin adresi savaş uçakları ya da uçak gemileri değildir. Tarih göstermiştir ki dış müdahaleler, hangi ülke olursa olsun, iç siyasal yapıları dönüştürmez; aksine toplumları daha kapalı, daha savunmacı ve daha gerilimli bir iklime sürükler. Dış baskı arttıkça, içerideki farklı sesler de güvenlik gerekçeleriyle daha kolay hedef hâline gelebilir.
ABD’nin “özgürlük” söylemiyle yürüttüğü askerî hamleler, bölgede kalıcı özgürlükler üretmekten ziyade ülkeleri güvenlik, ekonomi ve siyaset alanlarında dışa daha bağımlı hâle getirmiştir. Demokrasi vaatleri, enerji hatları ve jeopolitik çıkar hesaplarının gölgesinde anlamını yitirmiştir. Bugün İran’a yönelen baskı da bu geçmişten bağımsız okunamaz.
Bu gerilim yalnızca İran’ı ilgilendirmiyor. Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan tehditler, küresel ticaretin ve enerji arzının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Böyle bir kriz, zincirleme etkilerle dünya ekonomisini sarsarken, bölge ülkelerini de doğrudan içine çeker.
Türkiye açısından bakıldığında tablo daha da hassastır.
Türkiye, ABD–İran gerilimini uzaktan izleyebilecek bir ülke değildir. Ortadoğu’da atılan her askerî adım; sınır güvenliği, enerji tedariki, ticaret yolları ve göç hareketleri üzerinden Türkiye’ye doğrudan yansır. İran’la uzun bir kara sınırı bulunan Türkiye için, bu ülkeye yönelik olası bir askerî hamlenin sonuçları dolaylı değil, doğrudan ve hissedilir olacaktır.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin sıkça karşılaştığı bir risk bu süreçte yeniden gündeme gelmektedir: başkalarının krizlerinde taraf olmaya zorlanmak. Oysa tarih şunu göstermiştir; Ortadoğu’da taraf seçmeye zorlanan ülkeler, sonunda kendi iradelerini masada kaybeder. Akıllı olanlar ise mesafeyi, dengeyi ve ilkeyi koruyabilenlerdir.
Türkiye’nin bu tabloda yapması gereken; ne ABD’nin baskı diline eklemlenmek ne de bölgesel gerilimleri iç politik hesaplara malzeme etmektir. Asıl ihtiyaç olan, dış müdahalelere karşı ilkesel bir duruş sergilerken, bölge halklarının kendi kaderini tayin hakkını savunmaktır. Çünkü bugün İran için “meşru” görülen dış baskı, yarın başka bir ülke için kolaylıkla emsal hâline getirilebilir.
Unutulmamalıdır ki dışarıdan dizayn edilen hiçbir Ortadoğu planı bu topraklara huzur getirmedi. Türkiye’nin çıkarı yeni cepheleşmelerde değil; yeni yangınların ortasında kalmamaktadır. Güçlü olmak, her krizde yüksek sesle konuşmak değil; doğru yerde, doğru mesafede durabilmektir.
Sonuç olarak; İran’ın kaderi Washington’da çizilmemelidir. Bir ülkenin geleceği ancak kendi halkının iradesiyle şekillendiğinde meşru ve kalıcı olur. Dış müdahaleler sorun çözmez; sorunları büyütür. Türkiye ise başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmayı değil, kendi aklıyla hareket etmeyi tercih etmek zorundadır.
