Karanlık bir yüzyılın insanıyım bugün. Dışarıdan içimize doğru ağan karanlıkların kurbanlarıyız. Ve her geçen gün biraz daha tükeniyor ve ölüyoruz.

Ne yana dönsek içimizden taşan bir ölüm kusmuğu.

Yüreklerimizde pıhtılaşan ölümler. Bizleri bizlerden alıp götüren uzaklaştıran, bizi biz olmaktan çıkaran duygular.

Kendi ölülerimize ağıt, başkalarının ölülerine sessiz kaldığımızda ölüyoruz.

Başka annelerin acılarına sessiz kaldığımızda, sessiz geçiştirdiğimizde, bize ne dediğimizde, kayıtsız kaldığımızda, görmezden, duymazdan, bilmezden geldiğimizden ölüyoruz. Elinde taş ve Molotof ile ölen, öldürülen çocuklara oh olsun, belâsını bulmuş dediğimizde ölüyoruz.

Darağaçlarına çekilenlerin ölümleri gerçekleştiğinde ve acılar içinde olunduğunda bu acılar sadece bizi ilgilendirmiyor, başkalarınınkidir diyerek sustuğumuzda, içlenmediğimizde, yüreklerimiz yanmadığında ölüyoruz bir kez daha.

Irak’ta, Kerbelâ’da, Necef’te, Halepçe’de, Hama’da, Gazze’de, Diyarbakır’da, Taksim’de, Şam’da, Yüksekova’da, Çorum’da, Konya’da, Çeçenistan’da, Kabil’de, Kahire’de dünyanın hemen bütün acılarının yaşandığı yerlerde kurşunlara, bombalara, suikastlere, savaşlara, kimyasallara kurban gidenlere, ölenlere, yürekleri yanan annelere sesiz kaldığım için ölüyorum. Başkasının annelerinin acılarına acı duymadığım, ortak olmadığım, paylaşmadığım için ölüyorum .

Sünninin, alevinin, Türkün, Kürdün, Arabın, Acemin, Peştunun, Afrikalının, siyah, beyaz sarı ırklının, Güney Amerikalının ve Tel Aviv’in hatta New York sokaklarında ölenlerin acılarını yüreklerimde taşımadığım için bir kez daha ölüyorum.

Diyarbakır sokaklarındaki ölümlere sessiz kaldığım için ölüyorum. Kadınların işkence çekenlere zılgıt çekerek sevinç gösterilerinde bulunmalarına kahroluyorum ölüyorum. Bir camiin, bir cem evinin önünde, içinde, dışında ölenlere kayıtsızlığımdan ölüyorum.

Polise, askere, sivile gazlar yağarken, taşlar atılırken, molotoflar patlatılırken ölen her insana, her cana, her yüreğe yüreğim yanmadığı için ölüyorum. Senin ölümün, benim ölümüm diyerek, başkalarının acılarını, yürek yanışlarını duymayarak bu dünyada var olduğum, kendimi başkalarından ayırdığım ve soyutladığım için yanıyorum, ölüyorum.

Diyarbakır’da kurban dağıtan gencin, Taksim’de, Eskişehir’de polise taş ve Molotof atan çocukları, ölen sivillerin, polislerin, askerlerin, görevlilerin dağlardakilerin, ovadakilerin annelerinin acılarına ortak olamadığım için ölen benim.

“Bir insanın ölümü bütün insanlığın ölümüdür” Allah’ın bu kutlu çağrısına kulak vermediğim, inanmadığım için her geçen gün ölen benim. Sevgili Efendimiz, işkencelere, taşlara hicretlere zorunlu kılındığında en zor anlarında insanlığın kurtuluşuna duada ve yakarıda bulunduğu o güzelliklere uymadığım inanmadığım için her geçen gün bir daha bir daha ölüyorum. Hazreti Ebubekir’in o kutlu duası ve çağırısıyla: “Yarabbi cehennemde benim bedenimi öyle büyüt ki benden başka hiç kimse yanmasın” duasına, isteğine yüreğimle inanmadığım için ölen benim, tükenen benim. Bırakın insanı, Fırat nehri kıyısında bir kurda yem olan koyunun bile sorumlusu kendini bilen bir Hazreti Ömer bilincinde olmadığım için ölen benim. Hariciler yığın yığın evinin kapısına toplandığında kuşattığında kendi canından başka canın yanmaması için savaş açmayan Hazreti Osman inceliğinde olmadığım için ölen benim. Şehadeti anında bile kendisini katledenlere merhamet gözüyle bakan, acıyan Hazreti Ali Efendimizin ruhunu taşımadığım için ölen benim. Dünya saltanatını makamını terk eden çöllerde şehadeti göze alan Hazreti Hüseyin gibi olamadığım için ölen benim.

İnsanlığın ölümü benim ölümüm. Yok oluşum, tükenişim, sonum bunun farkında olmadan şu dünyanın tozlarına kendimi bilmediğim ve tanımadığım için ölen benim. Evet, ölen benim...