Kuramsal yönden “iktidar” ve “devlet” kavramlarının ne anlama geldiği ya da ne anlam ifade etmesi gerektiği hemen açıklanacak ve tanımlanacak kavramlar değildir. Bununla birlikte, özellikle uygulamayı esas alan yaklaşımlar, şartların getirdiği duruma göre, çoğunlukla iki kavramı birbirlerinden ayrılmaz, hatta birbirlerini tamamlayan kavramlar olarak ele alırlar. Gerçi birçok düşünür, bilim adamları bile, kavramın işaret ettiği varlık olarak, biri hakkında ileri sürülen görüşlerin, bir takım farklılıklar olsa da, her ikisi için açıklayıcı olacağını düşünmüş, en azından farz etmişlerdir. Bu çerçevede kavramı temelinde iktidarın mahiyeti, kökeni, işlevi, ele geçirilip nasıl kullanılması gerektiği ve elde tutulması için nasıl bir yol izlenmesinin başarıya ulaştıracağı gibi konuları ayrıntılı bir şekilde irdelemişlerdir. Belli bir sisteme kavuşturmak için birtakım dini, ahlaki, siyasi, bunlara koşut olarak da hukuki ilkelere, yasalara ve kurallara başvurmuşlar, hatta bu yönde bazı oluşumları da gerçekleştirmeye çaba göstermişlerdir. Bu bağlamda, öncelikli olarak filozoflar, felsefi sistemlerinin dayandığı ilkeleri, iktidar ve devleti de kapsayacak tarzda geliştirmek istemişlerdir. Bu yaklaşımlara genel bir ad olarak “siyaset felsefesi” deyimi uygun görülmüştür. Sözgelimi Platon ve Aristoteles, yöntemleri, tanımlamaları, açıklamaları ve kurgulamaları farklılık gösterse de, hareket noktası olarak ahlaki erdemi, felsefi sistemlerinin bir bölümü olan “siyaset felsefelerinde de kullanmışlardır. İslam düşüncesi bağlamında Farabi’yi ve ünlü eseri olan “El-Medinetü’l-Fazıla”yı burada zikretmek mümkündür. Nitekim eser “İdeal Devlet” başlığı altında Ahmet Arslan tarafından açıklamalı çevirisiyle yayınlanmıştır (Vadi Yayınları, Ankara 1997).

Felsefi temel yerine, bugün için sosyolojik bakış şeklinde nitelendirilecek bir yaklaşım örneğini İbni Haldun ünlü “Mukaddime”sinde sergilemeye çalışmıştır. Doğrudan olmasa da, dolaylı ya da çağrışımlı bir tarzda, benzer yaklaşımlar Batı Yeniçağında çeşitli yönleriyle ve farklı değişkenler temelinde iktidar kavramı tartışma konusu yapılmıştır. İktidar kavramını, Hümanizma ve Rönesans denilen dönemin insan anlayışı temelinde ve yeni doğa bilimi istemi çerçevesinde Makhiavelli ele alıp tartışmaya açacaktır. Fakat yaklaşımı, yaklaşık iki yüz yıl sonra bir disiplin olarak kabul görmeye başlayan “siyaset bilimi”nin ilk olmasa bile özgün bir yaklaşım olarak benimsenecektir. Özellikle “tarih felsefesi” disiplinin oluşumunda öncü bir rol oynayan Herder ile Hegel, Makhiavelli üzerinde yoğunlaştırılmış bulunan yanlış yargıyı dağıtacaklar, en azından o zamana kadar genel geçer olumsuz yargıyı gerileteceklerdir.

Devlet kavramı üzerindeki anlayışlar daha bulanık, bir ölçüde iktidar kavramına bağımlı olarak kavranagelmişken, Yeniçağın, bir başka ifadeyle Aydınlanma anlayışlarının oluşumunda itici bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Bir başka ifadeyle, genel geçer anlayışların dışında devlet kavramı üzerinde tartışmalar başlatılacaktır. Tabi burada, doğa bilimlerinin erken bir dönemde kimlik kazanması ve somut verilerle etkisini gündelik yaşayışa aktarmasının doğurduğu baskıyla “sosyal bilim”in kimlik kazanma mücadelesini de eklemek yerinde olur.

Anlaşıldığı kadarıyla, bugün bile bu iki kavramın tarihsel süreçteki anlamı, anlaşılış tarzları, kesiştikleri noktalar ve farklılık gösterdikleri alanlar ve kökenleri üzerinde yeterince irdelemelerde bulunulduğu söylenemez. Kısaca ifade etmek gerekirse, iktidar kavramı insani bir olgu olarak öncelikle ele alınabilir. Bu takdirde, iktidar kavramının tanımı, anlaşılış biçimleri çeşitli sosyal bilimler açısından tartışma konusuna dönüştürülecek imkanlar sunabilir. Sözgelimi psikoloji temelinde iktidarın değişkenleri, ahlaki bakımdan açıklayıcı olmayabilir. İktidarı bireysel insan temelinden toplumsal gerçeklik boyutunda ele aldığımızda, daha karmaşık yöntemlere ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Buna karşılık, devlet kavramı, öncelikle bir kurum-varlık olarak ortaya çıkartılabilir ve ancak hukuk kuramı veya kuramları temelinde tanımı ve açıklaması anlam kazanabilir. İşte iktidar olgusundan hareketle devlet kurumunu tanımlamaya ve açıklamaya çalışmak, başta hukuk devleti, insan temel hak ve özgürlükleri, adalet, güvenlik vb. ilkeler olmak üzere birçok değeri yanlış bir adrese göndermek kaçınılmaz olacaktır. Ve bunu yine iktidarın imkân ve gücüne dayanarak çözmeye çalışmak kargaşayı ancak yoğunlaştıracak demektir.