Allah Teâlâ; insanı yeryüzünde, “Kendisine halifelikle” şereflendirmiş (Bakara/30). Kitaplarını, elçilerini de halife olarak yeryüzünde “adaletin” sağlanması için göndermiş (Hadid/25). Yeryüzünde hem tevhit ve adaletin sağlanmasını hem de yeryüzünün inşa ve imar edilmesini murat etmiş (Hud/61). Rabbimizle ezelde yaptığımız “kulluk sözleşmemizle” (Araf/172) yeryüzünde sadece -şirksiz- kendisine kulluk taahhüdünde bulunmuşuz. “İşittik, itaat ettik!” demişiz (Maide/7). Semanın, dağların, yeryüzünün çekindiği “kulluk”/hilafet emanetini üstlenmişiz (Ahzab/72). Sadece kendisine kulluk yapmamızı murat etmiş (Zariyat/54). Tağutlara itaatten de sakınmamızı emretmiş (Nahl/36, Hud/2, Yasin/61). Tağutlara itaat, onları rab edinmek en büyük, affedilmez zulüm şirktir. (Nisa/116, Tevbe/31, Lokman/13).

Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki gerçek halifeleri peygamberlerdir.

Peygamberler; Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki elçileri, temsilcileri, halifeleri ve vekilleridir. Onlar insanlara önder, örnek, rehber, muallim, hakem, mürebbi, müjdeci, korkutucu vb. olarak Allah Teâlâ’nın koruması, denetimi, iradesi ile görevlerini hakkıyla yaparlar.

İslâm bilginleri/ulema “hilafeti”; “temsil” ve “vekâlet” kavramlarıyla tanımlıyorlar. İnsan, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın temsilcisi, vekili olarak O’nun (C.C.) adına yeryüzünde bir tevhit ve adalet düzeni kuracak, yeryüzünü inşa ve imar edecek; fesadı/zulmü/kötülükleri ortadan kaldıracak, iyilikleri egemen kılacak; böylece insanın güzel bir hayatla hem dünyasını, hem de ahiretini kazanabilmesi ortamı sağlanacak.

Peygamberler/halifeler Allah Teâlâ’nın hem kulu, hem de halifesi olarak O’nun (C.C.) gerek tabiata koyduğu (kevnî) düzeni koruyacak, hem de teklif ve tavsiye buyurduğu teşrî/adalet düzenini kuracak, koruyacak, yürütecek...

Bu; hem kulluğun, hilafetin, hem de “emanet”e riayetin, kulluk sözleşmesinin gereği...

Hem kulluk sözleşmemizde, hem de hilafetle şereflenmemizde “vekâlet” özelliği var. Bir tarafta vekâlet veren/müvekkil olarak yarattığı insanlara hilafeti/emaneti/kulluğu teklif eden (icap) Allah Teâlâ, öbür tarafta da ilahi teklifi belâ/”evet, işittik, itaat ettik” sözleriyle kendi iradesiyle kabul eden insanlar.

Vekâletnamenin/hilafetin/kulluğun çerçevesi, sınırları, muhtevası, tasarruf alanları gönderilen kitap ve elçilerle belirtilmiştir.

Kulluk sınırları içinde, şirke düşmeksizin bir hayat yaşandığında hem dünyada, hem de ahirette güzel bir hayat/saadet/cennet vaat edilmiştir. Kullar görevlerini/taahhütlerini yaptıklarında, Allah Teâlâ da vaadini yerine getirendir.

Kulluk da, hilafet de emanettir (Nisa/58, Ahzab/72). Kur’an, sünnet ve hilafet emanetleri nerede?! Hilafet her insan için söz konusudur; her insan halifedir. Kendi konumunda, sorumluluk alanında tasarruf sahibidir (tercihlerinden sorumlu olur). Buna hilafet-i suğra denir. Bir de siyasi hilafet vardır. Buna da hilafet-i kübra/uzma denilir. Yetki ve tasarruf alanlarına göre sorumluluklar söz konusudur. Hem hilafet-i kübranın, hem de hilafet-i suğranın sınırlarını kitap ve sünnet belirler.

Kulların nasıl ki, hak ve sorumlulukları, tasarruf alanları bildirilmişse, bunun gibi ümmetin başındaki Allah Teâlâ’nın temsilcisi halifenin de tasarruf alanları belirtilmiştir. Halife, İlahi iradeyi temsilen, bir kul olarak da kulluk ve hilafet sınırlarını aşmayacak, sınırlarda duracak; kendi adına/kendi iradesiyle tasarrufta bulunmayacaktır.

Beşeri düzenlerde ilahi irade/egemenlik söz konusu değildir. Demokrasilerde oy/rey de vekâlet ve temsil niteliğindedir.

Hem İlahi iradenin temsilinde, hem de beşeri iradelerin temsilinde çok büyük sorunlar, çelişkiler, sömürüler yaşanabilmekte, vekâlet ve temsil yetkileri kötüye kullanılabilmektedir. İlahi olanın sömürüsü daha büyük zararlar doğurur (din sömürüsü). İkincisinde ise demokrasi yerine “demokratur” söz konusudur.

İslâmî yönetimlerde egemenlik İlahi iradedir. Beşeri olanlardaysa, insanlardadır. İlki tevhidin/adaletin gereği; ikincisiyse şirk/cahiliye ve zulümdür. “Ehlü hâl velakd” (devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmek yetkisine sahip heyet) ümmetin hâkimiyetini temsil eder.

Halifede hem Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki temsili ve vekâleti, hem de ümmetin vekâleti toplanmıştır. Sorumsuz ve dokunulmaz değil, en sorumlu olandır.

Nas olan hususlarda içtihada mesağ/yol yoktur. (Mecelle)

Halife, Kur’an ve sünnetle bağımlıdır (Nisa/59). Halifeye kayıtsız şartsız itaat edilmez. “İsyan hususunda itaat yoktur.”

“Allah Teâlâ’dan başka kimseler rab edinilmez.” (Tevbe/31)

Allah Teâlâ’nın elçisine/halifesine (S.A.V) itaat/biat de, Allah’a itaat ve biattir (Fetih/10). Halifeye itaat de, Kur’an ve sünnete aykırı olmamak kaydıyla vaciptir/farzdır.

Resulullah (S.A.V.) “maruf” üzere biat almıştır (Mümtehine/12). Allah’a, Resulüne itaat mutlak; “ululemre” itaat kayıt ve şartladır (Nisa/59).

Zamanımızın Firavunları/tağutları zulüm temelindeki egemen küresel düzenleriyle hem kevnî/tabiat düzenini ifsada çabalıyorlar, hem de İlahi teşrî düzeni yasaklamayı başarabiliyor, böylece dünyamızı zulme boğabiliyorlar. Hatta İslâm’a/Müslümanlara karşı birleşebiliyor, tek millet olabiliyorlar. Biz Müslümanlar da “ümmet” olamadığımız, başımız kesildiği, tefrikaya düştüğümüz için yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat var (Enfal/73).

Oy/rey ve parti seçeneklerini de kendileri belirliyorlar. İnsanlar kendi özgür iradeleriyle İlahi iradeyi tercih etmek isteseler, buna da engel olabiliyorlar. Allah’ın mülkünde Allah’ın egemenliği yasak?!

Rabbimiz; dağınık, birbiriyle çatışan Müslümanların kalplerini telifle, kendi yolunda birleştirerek bizi yeniden “ümmet” kılsın, dileklerimizle...