Çok satan bir gazetenin yıllarca tercümanlığını yapmış, İngiliz ve Amerika gazetelerinde verilen haberleri terceme etmiş, İspanyolcayı da yarı oranda öğrenmiş bir dostum, 1985 yılında hemen her gün Cantaş Yayınevi’ne gelir ve birlikte çay içer, sohbet kaynatırdık.

Bir gün elinde bir levha ile geldi ve ne yazıldığını sordu bana.

“Yazı harekeli, sen kendin neden okumadın?” dedim.

“Ben Kur’an okumasını bilmem” dedi.

Şaştım kaldım. Sorduğu soruların en başında şeriat devletini ne zaman kuracağız sorusuydu.

Ben de ona bahar gelmeden çiçek açmaz.

Bahar havası her tarafı sarmadan arılar uçmaz ve bal yapmaz. Sevgili Peygamberimiz, Mekke’de 13 yıl adam yetiştirmekle meşgul olmuş, Medine’de ortam oluşmuş ve ondan sonra kurulmuş gibi sözler ediyordum.

Neden Kur’an okumasını öğrenmedin dediğimde, “Şeriat devleti gelince öğreneceğim” diye beynamaz mazereti ileri sürüyordu.

İnsanlar günün sorunlarından kaçmak ve kendi suçunu yüklemek için, ya geçmişin karanlık sokaklarında birini bulup, “Siz 1200 yıl önce şöyle yapsaydınız, yüz yıl önce böyle yapmasaydınız  şimdi biz şeriata göre yaşayıp gidecektik” gibi bir sığınak arıyor veya geleceğin meçhul sokaklarında, “Ne olacak bu memleketin hali” türküsüyle dolaşarak gönül rahatlatıyor.

Fransa’da otomatik çalışan binin üzerinde işçisi olan bir fabrikada çalıştım.

Herkes, kendi işine odaklanması gerekirdi. İş, önünden akıp gidiyor. Eğer sen kendi yapman gerekeni yapmazsan bin tane işçinin işini engellemiş olursun.

Sendeki parça takılmamışsa yanındaki de, öbürü de, binincisi de işini yapamaz.

Sen kendi işini yapacaksın, sağındaki veya solundakinin ne iş yaptığına bakarsan kendi işini yapamazsın.

Onun işini nasıl yapacağı konusunda ona akıl vereyim derken de kendi işini yapamazsın.

Bin işçinin durumu böyle olduğu gibi fabrikanın birbirine bağlantısı da öyledir.

Elektrik sigortasının başımızdaki saç teli kadar ince bakır teli yanarsa yüzlerce ton ağırlığındaki makineler çalışmaz.

Çarkın bir tane dişi kırılsa binlerce diş durur.

Onun için Rabbimiz, önce inançta ve o imana göre harekette birleşmemizi emreder:

“Hepiniz topluca Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın, par¬çalan¬mayın. Allah’ın size olan ni¬metini hatırlayın. Hani siz bir¬bi¬rinize düşman idiniz de, O kalp¬lerinizi birleştirdi ve O’nun ni¬me¬tiyle siz kardeş oldunuz. Ve siz ateş çuku¬runun kena¬rında idi¬niz de, O sizi kurtardı. Allah doğru yola gelesiniz diye ayetlerini işte böyle açıklar.” (Al-i Imran süresi ayet 3/103)

Sıkıntılı, sorunlu, tehlikeli günlerde ise mallarımızın, canlarımızın, sahip olduğumuz her şeyi Rabbin rızası için bir binanın tuğlalarının kurşunla kenetlendiği gibi birbirimize sahip çıkmamızı emreder:

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, birbirine kur¬şunla kaynaştı¬rılmış bir binanın (tuğlaları) gibi, saf bağlayarak savaşanları se¬ver.” (Saf süresi ayet 61/4)

“Bir tuğla ne yapar” demeyelim.

Bir tuğla düşerse düşmanın gireceği bir gedik açılmış olur.

Hani meşhur, “Bir mıh bir nalı tutar, bir nal bir ayağı tutar, bir ayak atı tutar, bir at komutanı tutar, komutan birliğini tutar, birlik de ülkeyi düşmandan korur” var ya işte öyle…

Biz, hepimiz, seksen milyon insan olarak yapmamız gerekeni yerine getirmemiz lazım.

Küçüklüğümüz, zayıflığımıza, fakirliğimize, hastalığımıza bakmadan üzerimize Rabbimizin yüklediği sorumluluğu yerine getirelim

İki gün önce İzmir ve Çanakkale arasına gelmesi hesap edilen saatte 200 kilometre hızla gelen Kırbaç rüzgârı yön değiştirdi ve Yunanistan tarafına dönüverdi.

Nedeni araştırılmalı. Belki bir kelebek etkisi olabilir.