Papa açmazını bir daha irdelemeyecektim. Üzerinde de durulmaz diye uzamın derinliklerine terk edecektim. Fakat, içimizde papa tiynetilerin varlığı, 28 Şubat süreciyle bir milleti önce sekülerleştirme ardından da Hıristiyanî bir tiynete yönlendirme çabaları, kalemimizin durmaması, susmaması gerektiğini düşündük. Hicvetmek sünnettir. Bunun gereği olarak papaseverlerin varlığı işi iyice karmaşıklaştırıyor.

Papa nın Sultanahmet Camii nde kıbleye dönük, ayakta duruşunu dünya tarihinde büyük bir olay olarak varsayan ertuğruliyenlerin varlığı, duruşu daha dikkatli olmamız gerektiğini gösterdi bize.

Kıyam, huzur duruşu, ayakta durmak, heykellerin karşısında donup kalmak, bunlar hemen hepsi birbirinin mütemmimleri. Böyle olunca, Sultanahmet Camii içinde birkaç dakika, saniye, ayakta durmanın, huzur duruşunda bulunmanın ne menem bir şey olduğunun nedenlerini irdelememiz gerekmektedir.

Papa, Sultanahmet Camii nde, ayakta durarak üçlemesinden mi vazgeçti o anda. Aleni olarak kelime-i tevhid mi getirdi, iman mı etti Ertuğrul Özkök ün zihni kalibrasyonunda, o bir anlık duruşun, papaseverliğin papasempatizanlığı çabası yeni açılımlara doğru gidiyor. Bütün hedef, İslâm karşıtlığı olduğundan, zihni, bütün bütüne o tarafa doğru çekiyor. Bir anda 28 Şubat savunurluluğuyla da zihninde aynı sorunun, aynı problematiğin işlediği görülmektedir. Bunu, belki de kendisi bir saldırı olarak görebiliyor. Yazılarının hemen ertesinde, kendisine dönük yapılan eleştirilerde bir savunma refleksine girdiği, birden bir şeylerin zihninde dolanıp durduğu, bir şeylerin birbirine karıştığı görülmektedir. Böyle olmasa, geçmişten bugüne olan çizgilerindeki kırılmaları daha ayrıntılı göremeyebiliriz. Aslında Özkök ün Papasının camiye girip girmemesi, orada durup durmaması o kadar da önemli değildir. Onun bakışında Müslümanların Papa nın çizgisine ne kadar yakınlaşıp yakınlaşmadığı sorunu vardır. O da bilir ki Papa nın üçlemesi, tanrısı, babası, oğlu, ruhulkudüsü onun ruhunda vardır. Camide kıyama dursa da ondan vazgeçecek değildir. Vatikan a döndüğü anda belki daha keskin bir bilinçle duruşunu sürdürecektir, bunda da kuşku yoktur. Özkök bunları bilmiyor mu, biliyor tabii. Onun bütün derdi ve sorunu Müslümanların bilinçli varlığı ve konumudur.

Onun bakışında asıl sorun Müslümanların Hıristiyanlığın ruhunu ve felsefesini nasıl özümseyecekleridir. O da bilir ki bir Müslüman özde bir Hıristiyan la aynı ruhta olamayacak. Öyle olabilmesi için Sultanahmet Camii nin içine çilingir sofrası kurulmadıkça, orada kafalar dumanlanmadıkça bu sorun bitmeyecektir. Papa ile Ertuğrul Özkök ün şarapları aynı sofrada, aynı ruhta ve aynı kadehlerde buluştuğu için onların kendileri açısından önemli bir sorun yoktur. Önemli olan Müslümanların bardaklarına şarap döktürülüp döktürülmeyeceği sorunudur. Onların, 28 Şubat süreciyle birlikte Türkiye nin ve Müslümanların götürülmek istendiği düzlem bellidir. Bunun için, hedefe adım adım gidiliyor olmanın sevincini yaşamıyor değildir.

28 Şubat, toprağı bol olsun Güven Erkaya Paşa nın meşhur şarabıyla özdeştir. Ertuğrul Özkök ün darbeseverliğinin alameti farikası da budur. Akepe ile onların yöneticilerini Hıristiyanî bir ruhla kutsuyor olması boşuna olmasa gerektir. Kim bilir, belki bir gün onları karşısına alıp istavroz çıkarttırma sevincini ve mutluluğunu yaşıyor olacaktır. Gelinen sürecin onu ne denli mutlu ettiği ortada.

Nasıl olsa, Aziz Pavlos un Katolik Hıristiyanlığını dünya âleme İbrahimi din olarak sunuyorlar. Birgün, dinlerarası diyalog çalışmaları içinde bulunan felsefeci, ilahiyatçı bir hocaya takılmıştım. "Hocam herkes kırklara sizler diyaloglara karıştınız" diye. "Ya.. sen de mi " diye tepki vermişti. O zaman ben, hocam siz gerçekten Hırstiyanlığı bir din olarak muhatap alıyor musunuz " sorumu yöneltmiştim. Verdiği cevap daha da ilginçti. "hangi Hıristiyanlık O kadar çok Hıristiyanlık var ki." Elhak doğruydu.

Darbeler ve Müslümanlar olayının bir parçası da budur. Bu konuları irdeleyeceğiz ister istemez.