“2004 yerel seçimlerinin yaklaştığı günlerden bir gün başkanın telefonu çalar. Telefonun diğer ucundaki iktidar partisi milletvekili eski bir dosttur. - Başkan bugün falanca arkadaşımızla (iktidar partisi üst düzey bir ismi) senin oraya geliyoruz, bir yemek ısmarla bize. Lütfi başkan ev sahipliğini yapmak üzere eski dostlarını belediye ye ait sosyal tesislere çağırır, hal-hatır-hasbihal derken yemeğin son bölümlerine doğru eski dostlardan biri sebebi ziyaretlerini açıklar; - Başkan malum seçimler yaklaşıyor, gel bizden aday ol yoksa seçilemezsin. Lütfi başkan da tereddüt yoktur, her zamanki babacan tavrı ile cevap verir teklife; - Vallahi Saadet Partili sade bir vatandaş olmayı başka partili belediye başkanı olmaya yeğlerim. Misafirlerden biri aralarındaki muhabbete de dayanarak bu cevap karşısında sitemkâr bir tavırla elindeki kaşığı masadaki tabağa vurur ve tam söze girecektir ki, Lütfi başkanın uyarısı ile bir şok daha yaşar;

- O tabak ümmete ait kırılırsa parasını alırım haberin olsun...”

Sosyal medyada paylaşılan Lütfi Kibiroğlu anılarından biri de budur. Bir anı, bir insanı bu kadar mı “tam” anlatır’a en uygun örnektir.

Güzel insan Lütfi Kibiroğlu’nun o güzel “anı”nı sayfamızda paylaşarak başlamak istedik borcumuzu ödemeye…

“Başkan, bize gel, seni bir daha belediye başkanı yapalım ya da seçtirelim.”

Teklif bu. Yıl 2004…

Kim yapıyor? Kandırmak isteyen kim? Yıl 2016 olduğunda, kandırmak isteyen, kandıranların yanında mı idi? Yoksa kandırıldık diye ağıta başlayanların mı?

Bu ayrıntılar bilinmelidir. Umarız rahmetli Kibiroğlu başkan, ısrar edenlerin haklılığına inanmış ve kaleme almıştır hatıratını… Olayın,tanıklarının konuşmasını beklemek diğer umudumuzdur.

Kanmayan insan, kandırılamayan insan, rahmetli Kibiroğlu’nu, onu o yapan partisinde kalmasını başkan olursam şartına bağlayan ve uygun olmadığı söylendiğinde de 28 Şubatçıların tezgahında renklendirilen partiye kapıcı, odacı yahut çaycı olacağım diyerek kurucu olan ve bugün orada çok makamlara oturduktan sonra çıkacak sokak bulamayan politika esnaflarıyla mukayese ettirmek gibi bir niyetimiz yok. Zira gömlekli insanları, gömleksiz insanlarla kıyaslamak necip milletin evlatlarının yapacaklarından değildir.

Lütfi Kibiroğlu Akşehirli idi. Nasreddin Hoca’nın çocuklarından… Ondan nakledilen anılardaki nükteler hep Hoca Nasreddin imzalıdır, mecburen.

Hal böyle ise ve sizler de katılıyorsanız o kokuya, rahmetli Kibiroğlu ağabeyi Nasreddin Hoca üstünden de anlatabiliriz.

Nasreddin Hoca’mızın en eğitici fıkralarındandır, Sivrihisar’da yaşadığı. Ramazanlarımızın nasıl başlayacağı gerçeğini en yalın anlatan…

Nasreddin Hoca Sivrihisar’a gelmiştir. Bazı insanların öbekler oluşturup, ellerini de gözlerine siper ederek semaya baktıklarını görür.

Nasreddin Hoca meraklı bir hocadır. Durur ve sorar:

“Bu insanlar nereye bakıyorlar?”

Soruyu alan Sivrihisarlı, Nasreddin Hoca’mızı tanımadığından, Hoca Sarığın var, sakalın var, Ramazan hilalinin gözlendiğini bilmiyor musun, yoksa burada da bir fıkra mı üreteceksin? Sivrihisar, Akşehir kadar büyüktür, bunu biliyorsun değil mi, gibi şeyler söylemez. Cevabı doğrudan verir.

“Hilali görmeye çalışıyorlar!”

Hedefin hilali görmek olması Allah Allah dedirtir Nasreddin Hoca’mıza. Allah, Allah!

“Bizim Akşehir’de bunun sini gibisi olur da kimse dönüp bakmaz!”

Niye mi hatırlattık bu Nasreddin Hoca fıkrasını, hemşehrisi rahmetli Kibiroğlu ağabeyi anlatırken? Merak etmeyin gerekçemizde haklıyız.

Hani diyorlar ya… Rahmetli olan her insanımıza üzüldüğümüzü gördüklerinde de dediler ve diyorlar.

“0,7 gibi bir oy rakamınız seçim kurullarında kayıtlı iken, siz hala neyi umut ediyorsunuz?”

O 0,7 diye anlatılan Saadet Partililerin, Sivrihisarlılar gibi “Hilal”i gözlediklerini, “Hilal”i istediklerini, “Hilal” geldiğinde kurtuluş günlerinin, af ve mağfiret günlerinin başlayacağının şuurunda olmalarını anlamıyorlar yahut kapasiteleri yetmiyor.

Gözlenen “Hilal” doğacaktır. İktidar partililerin ikramı bir makam da oturmaktansa, Hilal’i gözleyen Saadet Partili sade insanlarla olmayı tercih eden Kibiroğlu merhum, işte bunu anlatıyordu.

Haklarını yemeyelim, bu noktada iktidar partisinin kalemcileri, köşecileri, katipleri şöyle bir soruyu sorabilirler bize.

“Sivrihisar’da gözlenen Hilal, Saadet Partisi ’nin simgesi ise, Akşehir’deki sini gibi ay da iktidar partisini mi işaret etmektedir.”

Olabilir, deriz. Bizce hiç mahsuru yok. Eğer siz uygun görüyorsanız. Sonra da örneklerinin yanlışlığını ispatlarız onlara.

Nasreddin Hoca ne demişti? Akşehir’deki sini gibi ay için?

“Kimse dönüp bakmıyor!”

Bir umutları, bir gelecek beklentileri yoksa, niçin baksınlar?

Dahası, o sini gibi ayın, sini gibi açık ve net görünmesine rağmen neler sakladığını öğrenmişse ülkemin insanları, yorgunluk paylaşmak ve metalleşmek için mi girecekler o bakma zahmetine? Ya değmezse…

“Ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği müphem ve natamam bir âlem içinde idik. Artık her şeyi sarahatle görmek ve tahayyül etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücud bulmuştu. Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer murassâ hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ziyadan bir mayi sallanıp bir şarkı söylüyordu.”

Ak Saray’ın pardon Akşehir’in sini gibi ayına sahip çıkanlar, yaşadıklarını, gördüklerini, yiyip içtiklerini ve hazmettiklerini Ahmet Haşim kadar güzel anlatamayacaklarından, bizim bu tercihimiz alkışı hak etmektedir.

Ahmet Haşim’in Japonyalı bir ressam diye anlattığını siz, Pensilvanya ortaklı Amerikanyalı diye anlayın. Siyah mürekkepse, kan rengidir.

“Müphem” ve “natamam” “bir alem”i, başımız çuvallı ve Cuma namazına cami ararken mezarlıklar taşıdığımız bir Ortadoğu diye düşünün…

Artık her şeyi açıkça görmek ve hayal etmek imkânımız afyon dumanı ile uyuşturuluyorsa o ayın altında… Hani şu haşhaşileri şimdi bir daha hatırlayın.

Uyuz ağaçların yerine zengin bir orman vücut bulmasını, türedi iş adamlarımıza benzetin, bir kısmı Tuskonduklarında alkışlasın…

Murassa bir prenses gibi görünen fakir aile çocuklarını da altın nesil saydınız mı, ampul gibi parlayan ay olduklarını söyleyenler eksiksiz anlatılmış olurlar. Varsın kalem Ahmet Haşim’in olsun. Bize de artık,

“Ay! Ay! Yalancı Ay! Zekadan harap, metalden yorgun olanları dinlendiren...”

Demek düşecek, Kibiroğlu ağabeyimizi “Helal olsun” nidalarımızla uğurlarken…

Namaz sonrası avlu boşalırken türbe duvarında dua dağıtan Mevlüt Özcan Hoca’mıza verilen selamlardan ben de hisseleneyim dediğimde, Süleyman Zeki Bağlam Hoca’m geliverdi; ağzında, İstanbul’un kaybolan mahallelerinin hüzünlü şarkısı vardı.

“İsmail Ağa’dan Haliç’e kadar Müslüman isimli beş mahalleyi bir ‘Balat’ adı altında topladılar. Rahmetli Kibiroğlu başkanımızla mahkemelere koştuk, avukatımız Tevfik Dağ… Belgeleri onda. Risale yapsak diyorum.”

Dinleyeni olursa, anlatacağı çok İstanbul davası vardır Süleyman Zeki Bağlam’ın. Konuştuklarından aklımda şu rakamlar kaldı: Sur içinde 169 mahallesi varmış Osmanlı’nın. Zihniyeti tartışmaya açık biri 69 yapmış bu sayıyı. Günümüzün geçmişine, tarihine sahip çıkmak iddialı iktidarı ise yirmi dört rakamında karar kılmış. Güzel isimler manzumesi İstanbul mahallelerini yarın, Birinci Viyana, ikinci Viyana… Yirminci Viyana gibi numaralandırırlarsa kimse şaşırmasın, diyemem, zira şaşırmak da bir acı duymanın işareti olabilir. Oysa biz, “Acı duyan yerlerimizi yok ettik” çoktan…

Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul aşkına benzetmem belki az olur Süleyman Zeki Bağlam’ın gayretlerini ama, 1 Şubat 1946 tarihinde Büyük Doğu’larda kayda geçmiş şu yazısı bir yol tarifi olsun gençliğimize.

“Dün Şirketi Hayriye, bugün Deniz Yolları İdaresi, yarın İstanbul Belediyesi, öbür gün falan makam veya müessese tarihi bir beldenin semt, mahalle, sokak isimlerini gelişigüzel değiştiriverirlerse halimiz nice olur… Geçen yaz idi; beni Kızıltoprak nahiye müdürlüğünde bir toplantıya çağırmışlardı. Semt isimleri Türkçeleştirilecekmiş!..Kızıltoprağa yakınlığı dolayısıyla evvela Kalamış üzerinde görüşüldü. Efendim bu isim Rumcada kalamisyadan geliyormuş da… Hayır!.. Ağzımızın bütün tokluğunu telaffuz ederek beyan ederim ki, Emirgan ne kadar Farsça ise Kalamış da o kadar Rumcadır. Kalamış… Bir isim ki, kulağımda, geniş bir kumsal üstüne serilmiş denizin fışırtılarını aksettiriyor… Bu (Şoven) likten kaçalım… Biz, beş yüz yıllık Türk İstanbul’a isimlerle bağlı değiliz. İstanbul, üzerindeki şaşaalı, muazzam, muhteşem eserleriyle Türktür. Bu şehri kılıcı ile fetheden Türk, bu şehirde, bütün dünyanın meçhulü iken, belediye kanun ve nizamlarını kuran üstün kültüre sahipti. İstanbul, camileriyle, imaretleriyle, aşhaneleriyle, medreseleriyle, hanları ile, hamamlar ile, sarayları, konaklarıyla, çarşısı pazarı ile, mezarlıklarıyla, çeşmeleriyle, sularıyla, semasında uçuşan güvercinleriyle Türktür.”

Böyle olurmuş tesellisi

Gazetelerin internet sitelerinde ve sosyal medya paylaşımlarında önemli izlenme sayısı alan bir haber vardı.

“Abdullah Gül’e tahsis edilen araç sayısı 18”

İnsanlara içlerinden vay be çektiren bu haber değildi, bizim işaret ettiğimiz. Ertesi günlerde ürettiği bir başka haberdi konuşulan, tartışılan, birbirine duyurdukları.

Lakin oraya hemen gelmeyelim. Sıkça yaptığımız gibi yine hafızalarımızı bir tazeleyelim.

Makam arabası konusu bu ülkede hep konuşulmuştur; Meclisimiz de dahi… Hatta CHP ’nin 14 Mayıs’ta yıkılmasına sayılan sebepler arasında, Halkçıların araba sevdası da vardır.

Ankara valiliğinden CHP mebusluğuna geçen Cemil S. Barlas beyin, Meclis kürsüsünde, makam arabası ile manavdan limon almanın ne mahzuru var, dediği zabıtlara geçti diyorlar.

Millî Gazete’de, 5 Haziran 2015 tarihinde “Arabasından mı belli olur” başlıklı yazımızda işlemişiz bu konuyu. İsmet Paşa Cadillac’a binmem diyor! Olur mu böyle olur mu?

“1961 yılı, bu ülkede ikinci Cumhuriyet’in ilk yılıdır. İsmet Paşa ikinci Cumhuriyet’in ilk Başbakanı’dır.

27 Mayıs, Yassıada, idamlar…

Ülkenin Meclis’ine kıyan, bakanlarına kıyan, başbakanına kıyan, bir Cadillac eskitmeye kıyamıyor.” Ankara sokaklarında halkın kaplumbağa dediği otomobille tur atıyor.

“Kaç nesil bu ülkede, renoya binen Ecevit haberleriyle büyüdü sonraları, bir düşünün…”

O gün böyle şeyler yazmışız. Bugün aynı konuyu tam tersinden sayın Abdullah Gül dolayısıyla yine yazmak durumundayız.

Abdullah Gül’e tahsis edilen araç sayısı ile ilgili haberin kaynağı bir sonraki gün meşgul etmişti insanları, demiştik. Aynen şöyle duyurulmuştu ya da düzeltilmesi duyurulmuştu diyelim.

“Abdullah Gül’e tahsis edilen araç sayısı 18 değil!”

AKP ’lileri hayal ediyorum, hepsinde bir bayram sevinci... 18 değilmiş, 18 değilmiş... Evet, evet 18 çok abartılı bir rakam. Bir kendisi, bir hanımefendisi, iki çocuğu, eniştesi de var mıydı acaba? Koruması, bekçisi yine de 18 etmez!

Haklıydılar, muhalefetin eleştirilerini abartılı bulanlar. Haberi okuduklarında tahsis edilen araç sayısının 18 değil, 17 olduğunu öğrendiler. Olsun, bir araba, bir arabadır.

Sayın Gül’ün koruma müdürü bilgilendirmiş kartel tarafının gazetecilerini. Sonra da aynen yazdırmış söylediklerini.

“Sayın Gül emekli değil. Çok aktif bir eski Cumhurbaşkanı. Sürekli geziyoruz. Mesela şu an Urfa’dayız. Geçen ay içinde bir Londra, iki de Arap ülkesi ziyaretimiz oldu. İstanbul’daki ofiste de çok yoğun bir programımız var. Zaten 40 kişilik personelin önemli bir bölümü koruma. Konut koruması, ofis koruması. Yolda koruma gibi zorunluluklar var.”

Altmışından sonra estetikçi masalarına yatmak gibi bir şey mi bu emekli olmamak? Emekli olmamış sayılırsa, ülke ne kazanacak sayın Gül’den? Bari daha önce ne kazandırdığını bir söyleseydiniz?

Sürekli gezmek... Urfa, Bursa, Londra... Ali Veli, iki de ondan evveli der gibi, iki de Arap ülkesi, ne demek? Bu ne saygısızlık? Adları yok mu o Arap ülkelerinin? “Arap” kelimesini İsmet paşacılar gibi kullanmayı sayın Gül mü öğretti size? Madem ki Arap, sıradan ve önemli değil diyorsanız, ne işiniz vardı orda?

İngiltere denmiyor, Elizabeth’i çağrıştıracak; Londra deniyor özellikle... Ama bu tarafa gelindi mi, iki Arap ülkesi canım...

22 Arap ülkesinden hangi ikisi? Hiçbirinin adı önemli değil mi? Londralı Lawrence’nin katliam yaptığı yerler midir kastınız?

Ne yaptı o iki Arap ülkesinde sayın Gül? Londra’dan izlenimler oturumları mı açtı?

Sürekli geziyorlarmış.

40 kişilik koruma... Korumaların da koruması... Abdullah Gül ve ailesi... Oturup kalırlarsa birbirlerini mi severler?

Koruma müdürünün son cümlesine de bir bakın.

“Emin olun sayın Gül’ün aktif temposuna verilen araçlar yetmiyor desem yeridir.”

Araçların ne günahı var?

Eski Cumhurbaşkanları geliyor aklıma şimdi. 90 yaşında ölen İsmet Paşa, 103 yaşında ölen Celal Bayar... Ne desem bilmem?

Bana diyorlar ki, AKP adamları için üretemiyorsun, muhalif olduğun diğer iktidarlara karşı ürettiğin mizahı...

Haklılar annem!

İsmet Paşa Cadillac’a binmezken, Cadillac’a binen bakanına sormuşlar.

“Sen niye Cadillac’a biniyorsun? Bak İsmet Paşa’nız binmiyor!”

“Ben” demiş İsmet Paşa’nın bakanı, “Ben kaplumbağaya binmeye ar ederim.”

“Neden ar ediyorsun” demişler.

“Kaplumbağaya bineyim de, İsmet Paşa’yla yortuşuyor mu dedirteyim kendime.”

Bunları yazmışız o günkü yazımızda. Gelin şimdi siz, 17 araba tahsisli sayın Gül için mizah üretmeye kalkın.

Mümkün değil.

Koruma müdürüne dedirttiklerini okudunuz sayın Gül’ün. Bu lafların üstüne laf söylemek mizah olmaz...

Değil mi kardeşler!