Ne dolar bozdurmanın, ne de açıklanan teşvik paketlerinin mevcut ekonomik darboğaza çare olamayacağı net bir şekilde anlaşılıyor. Merkez Bankası’nın geçtiğimiz hafta faiz artırımına gitmesi iktidar tarafından alttan alta desteklendi. Daha önce Merkez Bankası’na faiz ile ilgili yapılan ağır eleştirileri düşündüğümüzde, bu seferki sessizlik tehlikenin korkulan boyutlara ulaştığının ispatı. “Denize düşen yılana sarılır” sözü bir kere daha sığınağımız oldu. Büyüme hedeflerinin hep aşağıya doğru revize edilmesi, bütçe ve cari açıkta korunan istikrar(!) kendi ayakları üzerine yükselen bir ekonomik model için ümitlerin başka bahara kaldığını gösteriyor. İşsizlik oranlarındaki artış hayatın her alanında etkisini gösteren sosyal sorunları da beraberinde getiriyor. Tarımda, hayvancılıkta dışa bağımlı bir konuma gelmiş olmamız, Anadolu’nun boşaltılması ve iç göçte yaşanan baş döndürücü hareketlilik tehlike çanlarının çaldığını değil, uçurumun kenarına geldiğimizi kanıtlıyor. 

Yeni istihdam alanları açılamıyor. Sanayici yatırım yapmak istemiyor. Geleceğe dair güvensizlik her geçen gün artmaya devam ediyor. Üniversite mezunlarımız çoğalıyor ancak verilen eğitim 20 yıl öncesinin lise kalitesinde. Bu şekliyle birçok yeni üniversite yüksek lise gibi oldu. Beyin göçü gerçeği öylesine sıradanlaştı ki, artık dile getirme ihtiyacı bile hissetmiyoruz. Bugün en büyük tehlike maalesef bu ama bu konu dert sıralamamızda çok gerilere düşmüş durumda. Kurumsallaşmasını tamamlayamamış ve günü kurtardığında kendisini başarılı zanneden bir ekonomik anlayışa gençler dâhil kimseye güvenmiyor. Diplomalı işsizlerimiz pimleri çekilmiş bomba gibi ortalıkta dolaşıyorlar. 

Sorunlarımızı doğru tespit edemiyoruz. Problemlerin üstesinden gelmek için elimizdeki dolarları bozdurmayı bir çare olarak sunuyoruz. Bu da para babalarının işini daha da kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Baksanıza İstanbul Belediyesi dolarını bozdur kampanyasında 41 milyon dolarını TL’ye döndürmüş. Kurun yükselişi durdurulamayınca da, 18 milyon TL zarar etmiş. Oysa algılara göre değil de, reel ekonominin gerçek enstrümanlarına göre hareket edilmiş olsaydı, bu oyunlara karşı daha dirençli olabilirdik.

Her şeyimiz sanal, her attığımız adım algılar üzerine.  Sözümüz, ekonomimiz, büyümemiz, kişi başına düşen milli gelirimiz, dağıttığımız teşvikler hülasa önümüze konulan oranların çoğu sadece bir temenniden ibaret. Rakamların ruhlarıyla oynandığı için bir türlü iki yakamız bir araya gelmiyor. “Herkes Türkiye’ye karşı” sözü ile gelinen kuşatılmışlığı açıklamaya çalışıyoruz. Bu şekilde savunma yaparak vicdanlarımızı rahatlatıyoruz. Herkesin Türkiye’ye karşı olduğunu yeni fark ettiysek vay halimize. Tarihte bugünden farklı mıydı sanki? 

AB ile her alanda iş tutarken, ABD ile BOP’u kurgularken aklımız nerelerdeydi? Buradaki hata düşmana düşmanlığını yapacak alan bırakılmasındadır. İpleri düşmana teslim ettiğiniz için düşmanınızın düşmanlığı depreşiyorsa buradaki yanlışı başkasında değil kendinizde arayın. Asıl güç karşınızdakine oyun kurma fırsatı vermemek değil midir?

Bakınız her şey bir tarafa, son zamanlarda yapılan bazı yatırımların mantığındaki yanlışlar bile bize bir şeyler anlatmaya yetmeli. Mesela Avrasya Tüneli. Evet, gerçekten güzel bir hizmet. Bu yatırımın toplam maliyeti 5 milyar TL.  Bununla beraber 2017 yılı için yani sadece bir yılda bütçeden 57,5 milyar TL faiz ödemesi yapılacak. Bu iki rakam arasındaki tenakuzu gizlemek için gösterdiğimiz gayreti, sorunların çözümü için ortaya koyabilseydik, bu zamana kadar herhangi bir sıkıntımız kalmazdı herhalde. 

Nasıl oluyor da “yüzyılın projesi” dediğimiz Avrasya Tüneli’nden 10 tane daha yapacak parayı sadece 1 yılda faiz olarak ödüyoruz sorusu bile başlı başına içine çekildiğimiz kısır döngüyü göstermeye yeter. 

Temel soru şu; herkes bize karşıysa, biz bu 57,5 milyar TL faizi kime ödüyoruz?

Bırakalım “herkes bize karşı” diyerek teselli aramayı. Biz nerede hata yaptık da, düşmanlarımızı birbirleriyle uğraştırmak yerine, hepsini ortak bir noktada kendimize karşı buluşturabildik sorusunun cevabını verelim.