Batılı küresel güçler, malum olduğu üzere, sahip oldukları
ekonomik ve dolayısıyla da siyasi güçlerini dünyanın geri kalanından binbir
türlü zulümle ve sömürüyle elde ettikleri zenginliklerine borçludurlar.
Yüzyıllar boyunca kendilerine ait olmayan her türden zenginliği kendi
topraklarına taşımışlar, bu uğurda milyonlarca insanı katletmiş,
milyonlarcasını köleleştirmiş, ülkeleri tarumar edip insanların hayatlarını
mahvetmişlerdir.
Siyasi bir tanımlama olarak emperyalizm denen bu melanet,
kolonyalizmin yani sömürgeciliğin sağladığı haksız kaynaklarla türeyen bir
ekonomik sistem olan kapitalizme de yol vermiştir. Kendine ait olmayan
zenginlikleri ve kaynakları yağmalayan bu sömürgeci, böylelikle ürettiğinden
fazlasını tüketme ve hakkı olmayan bir refahı yaşama şansına da erişmiştir.
Sömürgeci veya yağmacı zihniyetin ekonomik manadaki
karşılığı olan kapitalist sistem, doğası gereği tıkandığında veya krize
girdiğinde, emperyalist ülkeler de tökezlemeye başlarlar. Ancak el altında
bulunan sömürgeler ve kendilerine ait olmayan kaynaklar tam da bu noktada
devreye girer ve emperyalist devletlere bir ab-ı hayat olur. Ki bu böyle sürüp
giden bir sürece dönüşmüştür tarih boyunca. Birinci ve İkinci Dünya
Savaşları’na ve çıkış sebeplerine bakmak bile bu yalın gerçeği görmeye yeter.
Dünya Savaşı yerine Paylaşım Savaşı ifadesini kullanmak
belki daha doğru olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nda birbirlerinin müttefiki
olanların, paylaşım kavgası yüzünden İkinci Dünya Savaşı’nda düşman olarak
karşı karşıya geldiklerini tarih yazmaktadır. Kendilerine ait olmayan zenginlik
ve kaynaklar için birbirlerine düşen emperyalist devletler, tıkanan, açmaza
düşen, krizle boğulan ekonomilerine dışarıdan kaynağı bu yolla sağlamaya
alışmışlardır.
Nitekim bugünün dünyasının en azılı emperyalist gücü olan
ABD’de, bu yönteme sıklıkla başvurur. Mütemadiyen ve neredeyse periyodik olarak
krize giren ekonomik sistemi ayağa kaldırmak için ya yeni bir savaşa girişir ya
da dünyanın herhangi bir yerindeki bir savaşa, işgale, çatışmaya destek verir.
Yani, ya savaşa doğrudan girerek ya da başka bir savaşın, çatışmanın taraflarına
silah satarak belini doğrultur. Bu senaryo, maalesef, hala geçerliliğini
koruyor.
Bir zamanların mağrur emperyalistlerinden olup bugünün
ekonomik olarak geçmişe göre “süngüsü dönmüş”lerinden olan Fransa da, eski
çöplüklerinde horozluğa kalkışıyor. Ekonomik krizden çıkışın ve eski şaşaalı
günlerinin çaresi olarak Mali’yi işgali görüyor muhtemelen. Elbette, meselenin
“giderek etkinliği artan Çin” kısmı da söz konusu.
İşin buraya kadar olan kısmında bir anormallik yok aslında.
Çünkü emperyalistler, kendilerinden beklendiği gibi hareket ediyorlar. Burada
sorun, bir zamanların eski sömürgelerinin bu işgale destek çıkmalarında. Hem de
bağımsızlıklarını kazandıkları emperyaliste destek veriyorlar ki, artık bu
noktada söyleyecek tek bir şey kalıyor: İşgalciden daha büyük bir tehlike
varsa, o da işbirlikçidir!
Burada şunu da hatırlatmakta fayda var. Sözümona, proaktif
dış politika izlediğini iddia edip (ki bir iddia olarak bile bahsedilemez
bundan) aleme nizamat verdiğini zanneden Türk dış politikası, yeni umdesi olan
“sıfır sorun”un sadece sıfırını alıyor ve yeni fiyaskolar sunuyor önümüze.
Mali’deki Fransız işgaline (ki buna da işgal denmeyecekse neye denecek )
“ihtilaf” diyor ve “Mali’nin toprak bütünlüğü” türünden klişelerle bezeli
açıklamasının sonunda Fransız işgaline asker gönderen Batı Afrika Devletleri
Ekonomik Topluluğu’na (ECOWAS) destek verdiğini açıklıyor. Hayret mi etmeli,
pes mi demeli, yoksa normali mi karşılamalı, bilinmez.
Müslüman’ın aynı delikten iki defa sokulmayacağı zihnimize
kazılı ama üzerimize dönen dolaplar da, senaryolar da hep aynı. Ve her
defasında da bu numaralara kanıyoruz işin kötüsü.