Yemen’de Amerikan askerlerine direnenler “el-Kaideci” olarak
duyuruldu.
Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Tunus, Somali, Moro, Açe,
Mali ve Afrika’nın bütün ülkelerinde Müslümanlardan gözlerini açanların hepsi
“el-Kaideci” olarak damgalandı.
Afganistan’ın önemli şehirlerinden Belh kentinin baş
kadısı/hâkimi V1/X11 asrın yarılarında eşkıya ile arkadaşlık eder.
Hırsız ve yankesiciler ile işbirliği yapar, hırsız ve
yankesicilerin elde ettiğinden payını alırdı.
Fakat bütün hırsızlar dürüst davranmazlar ve hâkimin hakkını
tam vermezlerdi. Ancak bir hırsız vardı ki hâkim, ona çok güvenirdi.
Güvendiği adam, hırsızlık için bir tüccarın evinin bahçe
duvarından atlarken ayağını ve bir iki dişini kırar. Hırsız hemen ev sahibinden
davacı olur.
Hâkim, sadece ev sahibini değil, duvarı yapan ustayı,
ustanın yanında çalışan ameleyi cezalandırmak ister.
Amelenin asıl mesleği terzilik olduğundan, tek gözü kör olan
bu terzinin öbür gözü de kısas nedeniyle çıkarılırsa gözsüz kalacağından,
adliye memurları çarşıdan yakaladıkları şerbetçiyi yakalayıp getirirler asarlar
ve göğsüne de, “Belh’te fitneye sebep olmanın cezası budur” diye bir ferman
asarlar.
O günden sonra Fars dilinde “Dîvan-ı Belh” yani Belh
mahkemesinin adaleti deyimi yerleşir.
Hikâyeyi, Doç. Dr. Hasan Çiftçi, Kültür Bakanlığı yayınları
arasında çıkan “Klâsik Fars Edebiyatında Hiciv ve Sosyal Eleştiri” isimli
eserinin 97’inci sayfasında nakletmektedir.
Aynı hikâyeyi biraz değiştirerek Cübran Halil Cübran
(1883–1932) “Mecnun” isimli eserinde vermektedir.
On ikinci asrın ortalarında meydana gelen adalet faciasını
Cübran Halil Cübran 1918 yılında Amerika’da yayınladığı kitabında tekrarlıyor.
Değişen bir şey yok. Köpekler değişse de kuduz mikrobu bin
yıl önce ne ise bu gün de aynı olduğu gibi adaletsizlik, dengesizlik bin yıl
önce nasılsa bu gün de aynı olduğu için, Cübran bu hikâyeyi İngilizce yazdığı
kitabında tekrarlamıştır.
Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’inde kâfirlerin, peygamberlere
karşı hep aynı taktiği kullandığını bildirdikten sonra, önceki kâfirlerin
sonrakilere düşmanlığın nasıl yapılacağı konusunda vasiyette bulunmadıklarını
ancak azgınlık hastalığının emarelerinin hep aynı olduğunu ifade ederken, “Hep
birbirlerine bunu vasiyet mi ettiler Hayır. Onlar azgın bir toplumdurlar.”
(Zâriyât 53) buyurur.
Japonya’daki kuduz köpekle Amerika’daki kuduz köpeğin
telefonlaşmasına gerek yok. Isırdıkları anda netice aynı olur.
Ayağının altındaki kendine ait elmas madeninde, günlüğü bir
dolardan işçi olarak çalışarak çıkarıp sömürgenlerle kemirgenlere teslim eden
babaların oğulları, “Durun, burası bizim topraklarımız, kirli ayaklarınızla
kirletmeyiniz” dediklerinde; “el-Kaidecileri temizlemeye gidiyoruz” diyerek
ülkenin sahiplerini öldürenlerin mantığı da aynıdır.
Eller aya giderken yaya kalmanın utancını gidermek için
kendilerini engelleyen bir suç aleti bulmaya çalışan ve “Biz ilerleyecektik,
aya giden füzeleri de yaptık ama füzenin ucuna takılan başörtüsü bizim
kalkınmamızı engelliyor” diyenlerle eşkıya ile arkadaş olan kadı/hâkimin ne
farkı var ki
Siyaset ve ticaret merkezinin vurulmasından sonra Müslüman
olan herkese karşı harp ilan eden, hatta Amerika hayranı Türk vatandaşlarına
bile suçlu muamelesi yapan Amerika’nın o rüşvetçi hâkimden ne farkı var
Zulmün, zamanı, mekânı olmaz. Onun için Rabbimiz bizi
uyarır: “Ey iman edenler, Allah için adaleti ayakta tutup gözetenler olunuz.
Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz. Bu
takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Elbette Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.” (Bu ayetin tefsirini telifim olan “Şifa Tefsiri” isimli eserimin
Maide suresinin sekizinci ayetinin açıklamasından okuyunuz. Eğer tefsir yoksa,
0212 511 10 85 telefon numarasıyla Cantaş Yayınevi’nden isteyebilirsiniz.)