Şubat ayının en ilgi uyandıran üçüncü sayfa haberiydi, intihar eden yaşlı çift. En fazla kadınlar, onlarla ilgili hiçbir detayı kaçırmamaya çalıştılar. Öğretmen çiftin intihar gerekçeleri yaşlılık ve hastalık idi. Türkiye toplumunda pek rastlanmayan bir eylemi seçtiler ve acı veda ile herkesi sarstılar. Mutlaka bu olaydan yeni bir “lovestory” çıkacak; roman ya da “nasıl geçti habersiz” şarkısının fon oluşturduğu film olarak izleyicinin karşısına gelecektir. Zira hepimizin yüreğini sızlatan muhtemelen gençlik yıllarında gelip kaldıkları Çeşme’yi çok sevdiklerinden, dünyadan ayrılırken de orayı seçmeleri idi. Kadınların intihar olarak seçtiği yerler, genellikle daha romantik olduğu için sular, nehirler ve deniz eksenli mekânlar. Ne ki kadın öldükten sonra da güzel görünmeyi ister oysa suyun nasıl vefasız olduğunu, kollarına geleni nasıl acımasızca bozup, tanınmaz hale getirdiğini göz ardı etmekteler. Ünlü bayan profesör de birkaç yıl önce Kuzguncuk’tan denize yürüyüp intihar etmişti. Tabii aile olarak intihar, daha çok sarsmakta, yine birkaç yıl önce Kahramanmaraş’ta annelerinin ölümü üzerine intihar eden dört kardeşin haberini gazetelerde okumuş ve günlerce konuşmuştu ülke.

Burada da biraz öyle bir durum söz konusu, dışa kapalı ve kendi içinde düğümlenmiş hatta evladı bile dışarıda bırakan, aralarına almayan bir aile söz konusu. Acı ölümlerden sonra tek çocuğun, tek torunun nasıl kahrolacağını hesap edemeyen, yetmişinde de olsalar çocukça, ergence planlanmış bir eylem var. Bir çocuk için doksanına da gelse büyükanne motifi; ne kadar kuşatıcı, kollayıcı, güven verici, masallarının prensesi bir karakter iken; o çocuğun elinden kendi elinizle büyükannesini alıyorsunuz, evladınızın annesini yok ediyorsunuz, ona ne kadar ağır acılar bıraktığınızı hiçe sayarak.

Bacağı kesilmiş anneyi hatırlıyorum daha gençti, altmışında idi, Çapa’da; o kadar çok ağrıları vardı ki, ağır hastalığında yanındaki çocuklarını üzdüğü için onların ellerini tutmuş, defalarca özür dilemekte idi.

İntihar hakkında çok da fazla söz söylenmesi doğru değil aslında.

Sözün bittiği yer.

Biraz da aydın yalnızlığı.

İnsanlarla kolay diyalog kuramama, hayattan kopuşlar, hayal kırıklıkları, umutsuzluklar...

Hemen aklıma 47 edebiyatçının intiharı gelmekte. En meşhurlarını sıralamak istediğimde;

1882’liklerden Virginia Woolf, ruhsal bunalıma girmiş ve Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurup, atlayıp intihar etmişti. Kocasına bıraktığı intihar mektubunda: “Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç günleri yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum.” Osmanlı, ilk aydın intiharını Beşir Fuad ile yaşadı. Osmanlı’ya pozitivizm ve materyalizmi tanıtan Fuad, sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderinden kaçmak istercesine, bileklerini keserek intihar ederken, ölürken duygularını kaleme alarak son edebi metnini de bıraktı. Stefan Zweig, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek, 1942’de karısı Lotte ile birlikte hayatına son verdi. Ekim Devrimi’nin şairi, Mayavoski’de, intihar kervanına katılanlardan.

İntihar için denizi seçen Metin Kaçan, taa köprüden kendisini sulara bırakarak ailesini, sevenlerini hüzne gark etti. Feminist yazar, SylviaPlath; manik depresif rahatsızlıktan mustaripti, 30 yaşında intihar etti. İntiharlar birbirini tetiklemekten de geri durmadı. Tezini SylviaPlath üzerine yazan Nilgün Marmara, tıpkı Plath gibi aynı yaşta intihar etti.

Hâsılı daha hassas, naif, hayal kırıklıklarını kaldıramayanların seçimi intihar, gidenden çok kalanları yaralamakta.