Çılgın bir toplumda nerede duracağımızı bilmenin zorluklarını yaşıyoruz. Sınırları olmayan, her benin kendi kafasına göre yaşamayı tercih ettiği, kimsenin sınırlarının tanınmadığı bir zamanda. Keskin sınırları olabileceği gibi sınırsız bir toplumun uçurumlarında olmanın zorluklarını da yaşamak gibi bir şey.
Bir yanıyla umursamazlığın çılgınlığı yaşanırken, bir yanıyla hayatın güçlüklerine direnen ama bir yanıyla da tüketimin sınırsızlığındaki bir hayatın içinde olmak.
Hayatlar yaşanası ironiler değil, dengelerin oluşması için olan bir düzen.
Düzensizlikler içinde bir düzen aramanın güçlüğü elbette var.
Kapitalist toplumların düzeninde oluşan uçurumlar görülmez. Üzerinde düşünülmez, ne olup biteceğine bakılmaz. Duygular nefretle yüklü olsa bile bir biçimde insanlar yaşayış tarzlarını öyle ya da böyle sürdürürler. Toplumların kimi yanlarında çürüyen ve kendilerine asla bakılmayan, önemsenmeyen bir yolculuk gibi. Gidişlerin sonu ne olursa olsun duygusuna bağlı sanki.
İnsanları bir araya getirecek birlikte, belli bir düzen içinde yaşamayı sağlayan bir hayat anlayışı ve ilkesi. Müslümanların hayat düzeninde sürekli olarak bir orta yol vardır. Bu orta yol insanın insanı anlamasına, güç katmasına, destek sağlamasına, birlikte yaşanabilirlik geleneklerine ve tarzlarına dayanır.
Kent kültürü kültürsüzlüktür. Hemen her şey kimilerinin çıkarına dayalıdır. O kimileri kendilerini üst insan olarak görürler. İster bu üstünlük maddî olsun, ister ırkî olsun isterse başka nedenler olsun.
Her insanın bir bedeni, bir boğazı, bir midesi ve cüssesi var. İnsanın bütün çabası o bedeni öncelikle ayakta tutmak, onu var kılmak. Her insanın bir eşi, çocukları ve ailesi var. Her insanın yakınları, akrabaları var. Her insanın komşuları, çevresi, mahallesi, köyü veya kasabası var. Kentler de öyledir. İnsanlar ortamda olurlar, dayanışmalar birlikte bir düzen oluştururlar.
Düzenler kendiliğinden oluşmaz. Düzenleri sağlayan tek yol dinlerdir. Dinlere göre insanlar belli bir yapılar oluştururlar. İbadethaneleri, yaşama alanlarındaki tarzları belirleyen dindir. İnsanın yeme, içme, yaşama tarzlarını belirler. Haram, helâl, meşru gayri meşru olanların sınırlarını oluşturur.
Kapitalist sistem insana yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, başkasının emeğini çalmayı ve sömürmeyi öğretir. Haksızlık üzerine bir hayat oluşturur. Adaleti kendi kurallarına göre belirler.
Irkçı sistemler de öyledir. Onlar da kendi ırklarını üstün kabul eder. Başkalarını insan olarak görmez. O insanları kendisine hizmet aracı olarak görür. Kendi kan soyundan, dil soyundan olanlar için her şey geçerlidir. Olmayanlar için âdeta kırıntılar yeterlidir. Yeri gelse ona bile fırsat vermezler. Sadece kendi insanlarını üstün gördüklerinden kendilerine lider seçtiklerine tapınırlar, o nerde ne yaparsa o geçerlidir. Kuralları da, yaşama tarzını da ve hatta ibadet biçimini de onlar belirler.
Sekülerlerin sisteminde her şeyi kendileri için meşru kılma öğretisidir. Dini de, diğer değerleri de kendisi için düzenler.
Bir de dini, kültürü, gelenekleri olmayan karmaşık bir hayat anlayışı var. Bu tür hayatlarında kendilerine engel olabilecek hemen her şeyi yadsırlar. Âdeta bir terör havası da oluştururlar. Sapkınlıklar, cinsel çılgınlıklar, sokakta artık çiftleşmelere kadar varan hayvansı yaşayış tarzlarını da öne çıkarırlar. İlklerde kimi tepkiler olsa da zamanla bunların kanıksanacağı ve kabul göreceği baskın anlayışındadırlar.
Böyle bir karmaşanın içinde bulunuyoruz. O zaman bizim yerimiz neresidir, nasıl bir yol tutturmalıyız, nasıl yaşamalıyız, gibi sorular gündeme gelir. Evet nasıl ve nerede yaşamalıyız?