Bayramın yararı; insanların tanıdık, tanımadık bir kez daha karşılaşması, tanışması, derdi ile hemhal olması aynı zamanda.
Her şehrin nüfusu bu vesile ile bir kez daha fazlalaştı, azaldı, insanlar bir hareketlilik haritası çizerek dört bir yana dağıldı.
Her gelen, hasta hakkında bütün bilmediklerini öğrendi, hasta bütün merakların öznesi olmaktan usandı.
Bilmem eskiden de bu kadar hasta var mıydı?
Daha vahim, daha karmaşık o büyük hastalığın yanında hiç kaldığı çoklu organ yetmezliğinin sadece çekeni değil yakın çevresini de kâbusa soktuğu, bütün sokakların çıkmaz olduğu o an.
Bu bayram, hiç tanımadığımız insanlar, uzaktan yakından gelip hayatımıza dokundu, onlarla ilgili bilgiler kulağımıza çarptı.
Yalnız kapılar, kalpler aralandı.
Modern zamanın son tutunuş kalesi gibiydi, o yaşlı kadın; genç anneye elinden tuttuğu çocuğu ile kapısında rastlıyorum.
Çocuğa ismini soruyorum.
Poyraz.
Artık dizi kahramanlarını isimlerinin çocuklara verildiğine çoktan alışmışız.
Başka bir şeyle meşgulken, rüzgâr; bu genç kadınla çocuğunun hikâyesini kulağıma getirmekte.
Hoca anneye söylerse derdini, para bulmaktan daha değerli moral bulacağını bilmekte genç kadın:
“ah hacı anne içerde olmasa bize gül gibi bakmakta idi, çöplerden kâğıt toplardı hiçbir eksiğimizi koymazdı, bir çıksa da tekrar mutlu günlerimize dönsek”.
Yaşlı kadın da, herkesin kapısını örtüp kafasını sulara soktuğu o candan can alan sıcaklara karşın kapısını yoksullara açmış, onlara vaktini ayırmakta, dertlerini dinleyip onlara terapi olacak tavsiyelerde bulunmakta, sabır duaları öğretmekte.
Hapiste oluşunun nedeni, kredi çekmiş ödeyememiş.
Hacı anne çocuğun eline iki lira verdiğinde, mutlu olup evine dönmekte, genç kadın; tanımayan hacı anneye şaşabilir iki lira da nedir ki diye ama hacı annenin kapısı da, her gün garipler tarafından dolup boşalmaktadır, onunla konuşmak isteyenlerden biri, biraz daha yüzünü güldürüp çocuğun eline yirmilik sıkıştırıyor.
Otuzluk torun;
“Dedemin camisine gittim, arkadaşlarını görürüm diye, hiçbirini bulamadım babaanne”.
Dünya tatilinin son kısmını anlatırcasına, babaanne;
“çoğu öldü yavrum, kimi de ağır hasta”
Patik örüp satarak hacca giden yaşlı ve ümmi kadının öyküsünü anlatıyor bir yakınım, o da görmemiş tanımamıştır ama, tanıyandan dinlemiştir.
Müftünün hanımı hacda tanımış neneyi.
On yıl, patik satıp parasını biriktirmiş.
Tanıştıklarında, ”kocamanıma sen de mi gitceksin kızım, ben şaşkınım, yazım yok çizim yok”.
Yaşlı kadının bastonu bile yoktur bu modern zamanda; bir değnekle Kâbe’nin etrafında dönüşü “hiçbir şey bilmiyorum kocamanım, onlar sana yalvarıp ağlaşırken, ben sadece bakıyorum”.
“hay canım kocamanın bunlar gitti o yere ben bilmiyorum, adı nedir bilmiyorum”
Kocamanım dediği Âlemlerin Rabbi, adını bilmediği yer Arafat.
“Ben de yürüdüm, ben de döndüm, onlar okudular, ben de tapırtapır ettim”.
Müftünün hanımı “ağzına bir şey almadan gezdi garip, yemedi içmedi, verdiğimiz yiyeceklerin yüzüne bakmadı”.
“Gocamanım, kocam gelemedi, selamı var, sana; öldü kaldı gelemedi ben geldim, bir beyaz gömlek giydim geldim, bir ona gücüm yetti, onu alabildim”.
Bütün malumat, müftünün hanımından iktibas.
Briketten bir ev, tek göz oda ve önünde lavabo, evin mutfağı o lavabo, orada bulaşıklarını yıkar, garip.
Sonunu hıçkırıklarla anlatır müftünün eşi, veda tavafında ölür kalır oralarda. Âlemlerin Rabbi, sevgili garip kulunu en sevdikleri yanına bir çiçek gibi ekler.
Dahası onu tanımayan ama öyküsünü bir çiçek tohumu gibi getiren rüzgârla tanış olan birkaç kişi, bu garibe de yollar ihlasları Fatihaları.