PAZARTESİ

Geçen gün bir arkadaşım dertli bir şekilde, “Nereye gitti bu dünyayı kurtaracak adamlar?” diye sordu. Aslında yaptığı şeydeki ironi “mücahitlikten müteahhitlik’e geçiş klişesini tekrarlamak değildi. O biraz daha işin düşünce boyutunu irdeliyor ve önemsiyordu. Haklıydı. Belki de üzerinde durulması gereken şey, ‘nerede yahu bu mürekkep ehli!’ diye sorgulama olmalıydı.  Ancak bu noktada hemen savunma mekanizmaları devreye girdiği için bu sorgulama bir anda acımaya ve acındırmaya dönüyor. Oysaki herhangi bir savunmaya gerek duymaktan oldukça uzak görünen bugünün seçkinci takılan ve muktedire bel bağlayan entelektüel, akademisyen ve yazarçizer tayfasının dönüşümünü konuşabilmek gerekir. Ne yazık ki bu kitlenin yani kendini entelektüel/münevver görenlerin yaşamlarının giderek rutinleştirip, melankolik bir havada/ruhsallıkta geniş mevkiler arası yayılmış olmaları onlarda esnemeye ve gevşemeye neden oluyor. Bu yüzden de uğraşlarını pratik bir amaca dönüştürmeleri yüzünden boyunduruk altında yaşamaya razı görünüyorlar.

Sürekli alakasız her konuda birer fanatik gibi geçmişle kavga ederek yeni halin bedelini toplumun sırtına yüklemek gibi bir mesuliyeti kendilerine ödev biliyorlar. Bu bakımdan da her şeyi uzak bir maziye gömmek için gönüllü gibi görünüyorlar.  Her şey tükeniyor diyor arkadaşım, haklı da. Sonuç olarak yaşanılan her şey gözler önünde sergileniyor, kültür, eğitim ve öğrettim hatta yüksekokullar bile birer tartışma konusu bile olamıyor. Uzun suskunluklar aslında her şeyi anlatıyor. İnanın sormadan edemiyorum: ‘Nerede bu insanlar?’

SALI

Uzak bir yolculuk sonrası yorgun düşmüş, zaman ve beden uyumunu kaybetmiş gibi hatıralar, hatırlamalar ardı ardına geliyor. Buna çağrışımlar da diyorlar ama bunlar daha çok hatırlatan objelerden çıkan hatırlamalar gibi. Bu bakımdan çağrışım gibi değiller. Ünlü şef Nicklas’ın event için hazırladığı mac and cheese test ederken üzerine koyduğu özel crumb’in (ekmek kırıntısı) beni Ülkü Teyze’nin ketelerine götüreceğini hiç düşünmezdim. Çocukluğumuza, o dünyaya en berrak baktığımız zamanlara… Bir oda dolusu çocuğa, genç ergene kurduğu o minnetsiz büyük yer sofrasına gittim.  O Aşkale ketesi diğerlerinden hep farklı gelmişti bana, severek yediğimiz, Feyyaz ile paylaştığımız o güzel doyumsuz anlara... Özellikle pazar günleri televizyonun karşısına sessizce sıralanıp nefeslerimizi tutup, çıt çıkarmadan o western filmlerinin içinde kaybolduğumuz o zamanlara gittim. Şimdi o batı denilen yerde, dolunaya bakarak balkonda oturduğum sandalyede geçen sene kaybettiğimiz Ülkü teyzeyi, ketelerini, lahana sarmalarını ve o katıksız zamanların saflığını arıyorum, hatırlıyorum. Rahmet olsun. Ölüm haberini aldığımda içimde eksilen şey ile bugün hissettiğim şey aynı yani çocukluğumuzdan, kendi hikayemizden bir parça daha kopup gitti. Belki bu hatırlamalar o bağlamdan yani o saflıktan kopmamak içindir.

Bir de geçen aksam bir grup ihtiyarla oturduğumuz köşede nefeslenirken, muzipliği yine üstünde olan en yaşlımızın o tasasız, her şeyin üstesinden gelmiş o naif sıcak gülüşü bana çocukluğumun bir diğer eşsiz, güzel kadınını hatırlattı. Halise Teyze. Şimdiki çocukların böyle teyzeleri var mıdır bilmiyorum ama bunlar öz teyze gibi, bir yanıyla anne yarısı olabilecek kimselerdi. Balkonda, bahçedeki kahvaltıları onun hiç bitmeyen neşeli, enerjik ve güleç halini anımsayınca geçen zaman ne kadar uzun/uzak olsa da sanki her şey daha dün gibiymiş hissini peşinden getirdi. Ona da rahmet olsun.

ÇARŞAMBA

Okuduğum haber tüyleri diken diken ettirmeye yetip de artan cinstendi. Son 9 ayda Akdeniz’de en az 2 bin 500 kişinin hayatını kaybettiğini ve Akdeniz’in dünyanın en büyük göçmen mezarlığına dönüştüğünü söylüyordu. Daha da tedirgin edici boyutu ise 11 bin 600 refakatçisi olmayan çocuğun İtalya’ya ulaştığı yazıyordu. Bu durum, büyük bir trajedi olarak günümüz insanının önünde duruyor.  Mülteci ve göç meselesinin, insan kaçakçılığı ve göçmen krizi diye adlandırılan bu durumların yeryüzündeki eşitsizliği, sömürüyü ve adaletsizliği en yalın şekliyle gözler önüne sarmasına rağmen insanoğlundaki duyarsızlığı anlamlandırabilmek de mümkün değil. Takımlar maçlarını kazanıyor, ekonomi iyi olsun olmasın herkes rutinini muhafaza ediyor hatta o kadar muhafaza ediyor ki muhafazakârlıktan kırılıyor adeta. Her şeyi normalleştiren zihinlerimiz ne zamandan beri bu donukluğa erişti de hiçbir zihinsel, vicdani, insani durumu göremez hale geldi.  Artan fanatikliğimizin (her alanda) bizi körelttiği bir gerçek ama vicdanımızı da kuruttuğu başka bir gerçek. İnsanlık bizden geçti mi? Hoşça bakın zatınıza…