Mahlas kullanmanın evveliyatı epey eskidir. Politik baskılara maruz kalmamak için kullanılmış genelde. Yahut insanlar içinden geçen farklı cümleleri kişilikleriyle karıştırmak istemiş. Yaptıkları iş haricinde kelime rençberliği yapabileceklerini, bunu da farklı bir isimle yapmanın muteber olduğuna kanaat getirmişler.
Severim ben mahlasları. Siz olmaktan çıkarsınız, sizin olmaktan çıkar kelimeler. “Kamu” olursunuz bir anda. Saklanmalı bence mahlasların sahipleri. Kendi olmadıklarına ikna edebilmeliler yine kendilerini. “Ben”den uzaklaştırır insanı, uzaklaştırmalı, yaklaştırmamalı! Kamusal bir görev bilinciyle hareket etmeli belki de. Bir bedene ait olmaktan çıkıp “hepimiz” olabilecek bir fikir kalmalı geriye. Aynı soru sorulduğunda teker teker ayağa kalkıp “Kara Murat benim” diyebilmek için güç doğar içimizde belki. Buna inanmalıyız.
Bir karar meselesi aslında. “Beni sevsinler” diye mi yazılacak yazılması gereken, yoksa özne yazılanlar mı olacak?
Zor değil bu soru. Fakat cevabı zahmetli…
Habeşli Bilal ismi seçilirken bir tevafuk sebebiyle karar verilmedi. Göğsünde kayalar ruhunu ezmeye çalışırken, “Allah Birdir” diyerek ruhunu ezdirmemesi elbette aklımızdaydı. Öyleyse hakkı verilmeliydi. Şartlar ne olursa olsun, kaya ne kadar büyük, kum ne kadar kızgın olursa olsun doğrudan ve Hak’tan ayrı düşmemeliydi söz. Ortak olmalıydı dert, dert büyütmeli, büyüyen dertlerimizin bizi de büyütmesine izin verebilmeliydik. Aynı dili konuştuklarımız değil, aynı duyguları paylaştıklarımızla “bir” olabilmeliydik. Sesimize nefes, sesimize ses, sesimize kuvvet bulmak ancak o zaman mümkün olabilirdi.
Bir kişi olamaz bu mahlasın arkasındaki. “Biz” kişiyiz bir mahlas altında, aynı göğün seyrinde, aynı acının yamacında. Sevinçlerimiz ortak, hüzünlerimiz… Öfkemiz ortak, muhabbetimiz de.. Kitabi kalabilsin diye mantığımız, verdiğimiz bir mücadeledir yazmak. Tarihe beraberce not düşmektir. Yarına mektuptur bunlar. Birinden değil, “Biz”den!
Mektup ne zaman açılır bilemem. Ama açılacağına olan inancım tam. Daha önce de bahsettim diye hatırlıyorum ama tekrar etmekte sakınca yok. Çocuklarımıza ev bırakmanın önemli olmadığını, bu realitenin önemli bir gerçeği gizlediğini düşünmüşümdür hep. Onlara yaşamak zorunda oldukları bir zaman ve coğrafya bırakacağız. O yüzden belki bu mektupların çoğu onlar için. Zarfına bugün dokunamasalar da ihtiyaç duydukları zamanda ellerinin altında olsun diye.
İsimlerimizin arkasına saklanma gibi bir lüksümüz yok. Öznenin yeri değişmek zorunda. Bedenler ölür, yaşarsa fikirler yaşar. İnanın buna. İnandığımız kadar tutunabiliriz hayata. Anlamı olur nefes almanın…
Sen de inandığın gibi yaşamaya çalışanlardansan… gönyesi kaymış adalet terazisini doğrultmak gibi bir amaç biliyorsan, beğenmiyorsan bu dünyayı, yenisini kurmak için kararlıysan, ümmeti kardeş bildiysen, tırnaklarımız sökülüyorken acısını etinde hissediyorsan, birini ne kadar seversen sev yanlış yaptığında uyaracak cesaretin varsa, fikirsiz bilgiden, bilgisiz fikirden korkuyor ve uzak durmaya çalışıyorsan, ilmihal bilgisini ilmihal kitabında arıyorsan, tarih okumayı seviyor ama tarihe takıntılı hale gelmiyorsan, içinde yaşadığın zamandan sorumlu olduğunun farkındaysan, bu zamanların da yarın tarih olacağını düşünüyor ve tarih yazma şansın olduğunun bilincindeysen, dünyayı ve düşmanı okumayı becerebiliyorsan, kitap okumanın da okumasının yapılması gerektiğini düşünüyorsan, dostunu yakın tutuyorsan, düşmana olan öfkeni diri tutmaya çalışıyorsan, duyduğuna ve gördüğüne inanmadan önce nerede durduğunu önemsiyorsan, mahallenin katledilip insanların sitelerde tasniflenmesinden rahatsızlık duyuyorsan, “acaba”sız faize ret çekebiliyorsan, trafikte bile kul hakkına girmekten endişe ediyorsan, söylenmesi gereken sözü ertelemeden ihtiyaç duyulduğu anda sarf edebiliyorsan, Irak, Arakan, Filistin, Suriye, Yemen, Libya’da olanlar acı acı yutkunmana sebep oluyorsa, kendi idarecilerini uyarmaktan çekinmiyorsan, “bir bildiği vardır” ezberini mantıklı bulmuyorsan, niyet okuyamıyor, zahire göre hükmetmeye çalışıyorsan, duyduklarınla değil yapılanlara göre taraf olmayı becerebiliyorsan, kalabalığın temayülünün kaide olamayacağına inanıyorsan, dizilerden rahatsızsan, okudukların kolay tükeniyorsa… yoksa Habeşli Bilal sen misin?
Söylemiştim bir kişi olamayacağını. Öznel ifadeler kullanılması sizi aldatmasın. Bu mahlas altındaki “ben” bile okunuşta “biz”dir. Baksınlar rengimize. Ne zaman Afrika geçse kararırız biz de. Filistin’de avucundaki taşları sıkan çocukları her görüşümüzde dişlerimizi sıkışımızdan bilirler bizi. Batı’nın vicdanına güvenmeyiz biz. Amerika’nın özgürlük kelimesini kullanma hakkı bile olmadığını düşünürüz. Bizim coğrafyamızda ne işleri olduğunu sorma cesareti de bize düşer. Adaletin tüm dünyanın ihtiyacı olduğunu ezber okuruz. Döner döner bir daha okuruz. Pekişsin diye okuruz. Menfaatlerini düşününce endişeye kapılanlar huzursuz olsun diye okuruz. Dünya 5’ten büyük müdür bilmem ama gücü ve kudreti elinde tutana imanımız tam bizim. Amenna ve saddakna! Ezik değiliz biz. Kanadı kırılmış kuş değiliz. Kalbimizi kıranlar korksun. Onun sahibi her şeyi görür, işitir ve bilir. Bize düşen görev iştiyakımızı kaybetmemek ve kendi mecramızda bunun mücadelesini vermektir. Hadi sıyrılalım isimlerimizden. Önemli olmayıversin. Mahlaslar kucaklasın fikirlerimizi. “biz” diliyle büyütelim heyecanımızı. Şifre bu olmalı. Heyecan, heyecan, heyecan!
Bir ortamda bahsi geçerse yani… Yukarıdaki hisler ortak paydamızsa… Kim olduğu sorulduğunda “benim” deseniz yalan söylemiş olmazsınız. Hiçbir hakkı saklı değildir!
Kalbinizin sahibine emanet olun…
Eyvallah!!!