Sürekli olmayan şeylerin yerini doldurmak için çabalıyoruz. Tekrara düşürüyor bu bizi. Aynı hayal aynı eylem ve istediğimiz sonucu beklemek. Farkında olmadığımız bir şey var: Boş kalacak daimi bir boşluk.
Dünya ne kadar biriktirsek de boş kalacak bir boşluktur. Sarılırsınız fakat bir bakarsınız ki kimse yok, boşluktan başka. Hesaplar yaparsınız şu kadar sürede şu kadar para bu kadar borç. Sonuç. Olumsuz.
Dünya böyledir. Eli varsa kolu yok kolu varsa ayağı yok ayağı varsa gözleri yok. Kime sorsanız der param vardı sağlığım yoktu sağlığım vardı param yoktu gençliğim vardı imkanım yoktu imkanım vardı fakat enerjim yoktu artık elden ayaktan düşmüştüm.
Bunları bir araya toplamış gibi görünen insanlar da yok değil midir? Var. Fakat hepsi yok olacak bir gün. Bunun farkında mı değil mi insan mühim olan bu.
Ölüm deyince yüzü asılan konuyu değiştiren insan ölümle ancak ölünce mi yüzleşecek? Belki de bundan, müthiş bir hayat ölümden insanı uzaklaştıracağından sevemiyoruz bu dünyayı. Hani eski bir şarkı vardı Oya Bora söylerlerdi “biz dünyayı çok sevdik ölüm bizden uzak olsun” diye. İşte tam da bu yüzden belki de ölümü sevelim diye sevemedik şu kambur dünyayı. Elini tutsak elimizde kaldı. Başımızı yaslasak parçalandı. Biraz gölgelensek güneş yaktı. Tutunduğumuz tüm dallar kırıldı.
Yalnızlık kavramını şikayet sanma. Şayet Allah’a giden yolda birkaç adım atmak istiyorsan yalnızlıktan geçmen gerekecek. Geçeceksin ki sadece Ona güvenmesini bileceksin. Sırtını yalan dünyaya yaslayamayacağını anlayacaksın. İnsanın da sağlam bir dayanak olmadığını gün gelince sana her türlü kötülüğü yapabileceğini unutmayacaksın. Sonra vazgeçeceksin. En kıymetli şeylerden. Eşyalardan hatıralardan ve gerekirse sevdiklerinden. İhaneti bilince vazgeçmeyi de öğreneceksin. Sonra dönüp bakacaksın. Hiçbir acı yaşamamış başı bir kez olsun ağrımamış geçim kaygısı çekmemiş o mesut şımarık havai insanlara. Acıyacaksın. Henüz hiçbir şeyden haberleri yok. Halen o uykudalar. Aynı rüyada mutluluk sahteliğine inanmış yaşamlarını sürdürmekteler. Belki bu sebeple yanı başlarında cereyan eden felaketlerden savaşlardan habersiz yaşayıp duruyorlar. Onlara ihtiyacı olanları duyamıyorlar kulaklarındaki yüksek sesli müzikten. Hayatı ıskalıyorlar.
Mutluluk gibi görünen bu sahtelikler midir yoksa kalbimizde taşıdığımız değerler mi? Günümüzde ne yazık ki marksizm hakimiyet göstermekte. İnsanlar değer verirken para mal mülk ve eşya üzerinden paha biçiyorlar. Şimdiye kadar hiç duyamadım iffet ahlak samimiyet merhamet şefkat gibi kelimeleri.
Eleştire eleştire de düzelmedi hiçbir şey. Şu koca boşluğu tamirin bir yolu umursamamaktan geçiyor. Fakat derinde maneviyat var. Neye tutunacağız Rabbimize olan inancımız olmasa?
Son günlerde canlı yayında intihar gündeme gelir oldu. Bunu yapanların boşluğunu düşünün. Sonra boşluğu tamir için seçtikleri yolu. O kadar uzaklaştık ki birbirimizden unuttuk dostluk neydi sohbet neydi. Telefonda konuşmak sosyal medyada yazışmak ne dostluktur ne sohbet. Dostluk ne olursa olsun bir araya gelmek dertleşmektir. Sanal olmayan bir şeydir zira. Sanalda dostlarımız ile ne kadar reel olabiliriz ki? Görüntülü konuşma yapsanız da bu bir araya gelip çay içmenin uzun uzun konuşmanın yerini tutamaz.
Boşluğu tamirin üç yolunu söyleyeyim size. Birincisi göğe bakmak. Ondaki sonsuzluk enginlik kuşatıcılık size Yaratan’ın muhteşemliğini hatırlatır ve böylece huzur bulursunuz. İkincisi denizlere bakmak. Denizin mavisi grisi, gümüşi hali, laciverti yeşili dalgaları dinginliği kokusu sonsuzluğu içindeki karabatakları balıkları martıları ile sizi mutlu etmeye yeter zira yine bir yaratılış mucizesi ile baş başa kalmışsınızdır. Üçüncüsü yıldızlar. Onları görebilmek için bir köye ya da kasabaya gitmeniz gerekiyor. Bir örnek: Kütahya Simav. İğne atsanız değmez göğe.