Bismillahirrahmanirrahim;

Âlemlerİn Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a (C.C.) hamd ederim. Salât ve selâm, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (S.A.V.), âline ve sahabelerine olsun. Tek bir ümmet olma şuuruna sahip olduğumuz için Milli Görüşçüyüz. Şuurlu Öğretmenler Derneği’ni kurma çalışmaları esnasında derneğin ismi konusunda bir çalışma yaptık ve on ismi öne çıkardık. Bu on isimden birisini derneğin adı olarak koymak için, o zaman özel kalem müdürü olan Mehmet Karaman aracılığı ile Erbakan Hocamıza arz ettik. Mehmet abimiz bu isimleri hocamıza arz etmiş ve hocamız, bir not kâğıdına derneğin adı olarak “Şuurlu Öğretmenler Derneği” kısa ad olarak da “ÖĞ-DER” yazdırmış ve bize göndermiş. Bu isim “Şuur” kelimesi yüzünden sıkıntı meydana getirebilir diyenler oldu. Biz, yine konuyu Hocamıza arz ettik. O zaman Hocamız bize: “Bizim derdimiz, davaya hizmet edecek şuurlu eğitimcileri bir araya getirmek ve onları bu hak davada çalıştırmaktır. Biz, şuursuz insanları toplama istasyonu olamayız. Bize şuurlu insan lazım, şuurlu insan” demiştir. Cihat, şuurlu ve hasbi insanlarla yapılır. Bu davada Allah için mücadele edenlerden olmak bir nasip işidir. Kalbinde hastalık bulunanlar, nefsanî arzularını dava edinenlerin böyle bir topluluğun içinde bulunmaları mümkün olmaz. Bu konuda Tevbe Suresi’ni baştan sona okumakta fayda vardır. Bu sureden şu iki ayetin mealini dikkatlice ve şuurla okuyalım: TEVBE 46-47: “Eğer onlar (arzularını ilah edinenler) cihada çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu. Onlara, oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun, denildi. Eğer içinizde (onlar da cihada) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir.” Rabbimiz diyor ki, cihat etmeye niyeti olanlar, elbette gelirler sizinle birlikte cihat etmenin gayreti içinde olurlar. Onların geri bırakan Allah’tır. Çünkü onlar ağız tadıyla cihat etme imkânını bozmak için devamlı huzursuzluk çıkarırlar. Bu tür insanların önemli özelliklerinden birisi de, güzel bir hitabete sahip olmalarıdır. Bu konuda da Rabbimiz bizi uyarıyor: BAKARA 204- 206: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider ve en amansız düşman olduğu halde kalbindeki duyguların samimi olduğuna Allah’ı şahit gösterir. Böylesi bir insan geri dönünce veya iş başına geçince, yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli mahvetmeye çalışır. Oysa Allah kargaşa ve bozgunculuk çıkarmayı kesinlikle sevmez. Böylesine Allah’tan kork denilince, benlik ve gururu kendisini günaha alıp götürür…” Bu belgeler doğrultusunda bir teşkilatın disiplin ve ciddiyetini korumak, ağız tadıyla çalışma imkânını sağlamak maksadıyla alınan tedbirleri “küçük olsun, benim olsun” şeklinde yorumlamak, bu konuda hassasiyet içinde olan sadık ve samimi kimseleri rencide eder. Bu ise bütün bereketleri ortadan kaldırır. Takım kurmak ile taraftar toplamak arasında fark vardır. Takım; samimi, uyumlu, itaatkâr elemanlardan kurulur. Takım; oyunu bozan, disiplinsiz, enaniyeti yüksek oyunculardan kurulursa başarı elde etmek imkânsızdır. Taraftar toplamak ise, takımın oynadığı oyuna ve sahada aldığı neticeye göre temin edilen bir şeydir. Takım kurmak ile taraftar toplamayı birbirinden ayırmak gerekir. Her ikisinin ayrı usulleri vardır.

KONUŞMAK DEĞİL, YAŞAMAK

İslam konuşulan değil, yaşanan dindir. Yapmadığı şeyleri söyleyenler, Allah katında makbul kimse olamazlar. Şu iki ayetin mealini okuyalım ve tefekkür edelim: SAFF 2-3: “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” Bir insan konuşuyor ve kendisini iyiliğin, samimiyetin, bağlılığın, sevginin, fedakârlığın sembolü olarak tanıtıyor. Konuşurken sözleri sizin hoşunuza gidiyor, tatlı dili sizi büyülüyor, sesinin ahengine bayılıyorsunuz, iyilikten, iyilikseverlikten ve yapıcılıktan söz ederken ağzından bal akıyor. Sözlerinin etkisini ve inandırıcılığını daha da arttırmak, bağlılık ve samimiyetini vurgulamak, kendini takvalı ve Allah’tan korkan bir kişi gibi gösterebilmek için Allah’ı şahit bile gösteriyor. Bu insan tipi bir görev başına geçince hedeflediği dünyalık şeyler için bozguncu tavırlar ortaya koyarak huzursuzluğun kaynağı oluveriyor. Bu insana, birisi çıkıp da bu yaptıklarından dolayı “Allah’tan kork” deyince alınıyor ve gurur ve kibriyle daha fazla bozguncu tavırlar sergileyebiliyor. Allah’tan kork sözünü işitmek bile hoşuna gitmiyor, takvaya yönelmeye burun kıvırıyor, yanlış yolda olduğunu kabul ederek doğruya yönelmeyi gururuna yediremiyor. Böylesi insanlar ile ülfet etmek, birlikte yolculuk yapmak, ortak bir işe girişmek mümkün olmuyor. Çünkü bunlar, her zaman konuştuklarının aksini yapmayı alışkanlık haline getirdiklerinden, sizi yarı yolda bırakabiliyorlar.

Doğru olan konuşmak değil yaşamaktır. Biz insanların konuşmasına değil ameline bakmak zorundayız. Önemli olan benliğimizi Allah’ın rızasını kazanmaya adamaktır. BAKARA 207: “İnsanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder…” Buradaki “adamak”, feda etmek anlamına gelir. Bu insan tipi, varlığını tümü ile Allah’a adar, varlığının hiçbir zerresini geriye bırakmaksızın onu bütünü ile Allah’a teslim eder. Bu kendini adamanın, feda etmenin ardından, yüce Allah’ın rızasından başka hiçbir gaye gütmez. Bu adama da kendisine ayırdığı hiçbir şey yoktur. Bu insanlar, İslam’ı yaşayarak konuşan kimselerdir. İçinde bulunduğumuz Milli Görüş davası, böyle insanların samimi gayretleriyle hedefine ulaşacaktır.

BİR NASİHAT

Peygamberimiz buyuruyor: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizi). Selam hidayete tabi olanlara…