Sağlam, yerinde duran güvenilen şeydir dağ imgesi.

Sırtını dağa vermek güvende olmak, emin olmak gibidir aslında. Bu genel bir

tanımlama.

Güven ile güvensizlik kavramları birbirinin zıddı, biri

olumlu biri olumsuzu imler. Biri insanı daha emin kılıyor, biri ise insanı

kaypak bir düzleme çekiyor.

Medeniyetimiz geleneğinde ya da insanlık tarihinde

yeryüzü mekânları içinde insana en çok güven veren ve yaslanılandır dağlar.

İnsan yerleşimlerini yaparken sırtlarını dağlara tepelere veriyorlar. Elbette

bunun birçok nedeni var.

İnsana güven duygusu kolay sağlanamıyor. Nedeni de insan

en kapalı ve bilinmeyen bir varlık. İnsanın birbirini tanıması, anlaması için

belirleyici olan bazı hâller var.

Ticari ortaklıklarda bulunanlar birbirlerini daha iyi

anlarlar. Çünkü çıkar ilişkileri insanların mizaçlarını ortaya koymada birebir

belirleyici. Bir de ticari faaliyet içinde bulunanlar insanlarla daha sıkı fıkıdırlar.

Onlar insanı anlama ve tanımada daha şanslılar. Çünkü genelde esnaf bir anlamda

insan sarrafı olabiliyor. Ortaklar ise birbirlerini tanımada anlamada ve

sınamadadır. Para ve çıkar ilişkisi insan mizacını çak çabuk ortaya

koyabiliyor.

İnsanın insanı tanıması ve bilmesinin üzerinden çok

geçmeden araya mesafeler giriyor. Birbirlerini tanıdıkça birbirlerinden de

uzaklaşıyorlar. Onları birbirine bağlayan nedenler nelerdir, bunlar asıl önemli

olanı. Çıkar ilişkilerinin sınırları çıkarladır. Farklı dil ve üslup, kimi

davranış biçimleri, mimikler, konuşmalar arasındaki ince ayrıntılar zaman

içinde belirleyici oluyor. Kişi çıkarının zedelendiğini ve zarar gördüğünü

anladığı anda tepkisin bir biçimde dışa vuruyor. Elbette ilişkileri salt çıkar

düzleminde ele almak doğru değil, değil ama uçurumları en çok hızlandıran

nedenlerin başında geliyor.

Tükettim, bütün yönleriyle insanı kuşatmış. Bir anafora

kapılmış bulunuyor. Kişiler bir dava uğruna yıllarca savundukları

düşüncelerinden vazgeçiyor, daha önce ileri sürdükleri düşüncelerini bir

çırpıda silebiliyor, yeni yere ve zamana anında kendini uyarlıyor. O kişilik

gidiyor yerine bir başkası geliyor, gelebiliyor. Kendini ve çevresini buna

inandırmaya zorluyor. Zorluyor çünkü kendisi de kendi durumuna ve hâline inanmıyor.

Asıl açmaz burada.

Bir düşünce ve dava bilinci etrafında buluşanlar ise

sadakat ve bağlılıklarını nereye kadar sürdürüyorlar, kendilerini ne kadar

verebiliyor ya da adayabiliyorlar bunu ilerleyen zaman gösteriyor. Şunu

görüyoruz ki sadakat gösteren insanlar çok azdır. Dostluklar da sınırlıdır.

Dost insanların sayısı da alabildiğine azdır. Fedakâr olan dostlar kendilerini

ne olursa olsun adarlar. Bireysel çıkarlarını asla öne çıkarmazlar. Bu, sahih

dostlar için geçerlidir.

Özellikle günümüzde insanın çıkarcılığı ve hatta

bencilliği çok daha kendini gösteriyor. Güven duyulan en umulmadık insanların

bir anda çıkar ya da başka nedenler söz konusu olunca nasıl savrulup

gittiklerini görüyoruz. Bu da insanda derin bir sarsıntı oluşturuyor. Kime

nasıl ve niçin güvenilecek soruları ve sorunları insanın merkezinde yer alıyor.

Gerek ticari ortaklıklar gerek dava bilincindeki

yolculuklar ve gerekse diğer yolculuklarda insan insanı çok daha iyi tanıyor ve

anlıyor. Elini tutuğunuz, birlikte yürüdüğünüz birinin bir anda bir başka

duruma evrilmesi güveni zayıflatıyor. İnsanların birbirlerine olan

güvensizlikleri ciddi bir sorun hâline geliyor. Bu da insanı vehham yapıyor.

Vehm içinde insana bakmak kadar sıkıntılı bir durum olmasa gerek.

Vehim ise ciddi psikolojik bir sorun ama insanı o kadar

duyarlılaştırıyor ki, kime, nasıl ve niçin bakacağı konusunda kuşku sahibi

oluyor. Zaman içinde de insana olan güvenin tamamen yok olmasına yol açıyor ve

bir hastalığa dönüşüyor.