"İlk günâh" veya "insanın doğuştan günahkâr olduğu"bir inanç (cult) ilkesi haline dönüştürülmeseydi, kilise (ecclesia), ona bağlı olarak takdis (kutsama) ve bağışlama kurum ve yetkileri sözkonusu edilemiyecekti. Fakat Allah ın elçisi olarak Hz. İsa ve tebliği, Peygamberimizin ve Kur an-ı Kerim in mevsukiyeti dolayısıyla, gerçek inananlarca doğru olarak kabul edilecekti. Buna göre Hz. İsa, tebliğle görevlendirilen bütün peygamberler gibi, insanı muhatap almıştı. Bu insan, iradesini de kullanarak günâh işleyebilecek istidatta bir varlıktı ama dünyaya, "ilk günâh" dolayısıyla, "doğuştan günâhkâr olarak" gelmiyordu. Öyle ki, Esirgeyici ve Bağışlayıcı olan Yüce Allah, belli bir yaşa kadar yükümlü ve sorumlu bile tutmuyor, bir anlamda "mâsum" olarak tanımlıyor insanı. Bunun anlamı, insanı yaratılış doğası (fıtratı) içinde kavramaktır.

Oysa, insanı "doğuştan günâhkâr olduğu" şeklinde bir önermeyi temel alarak tanımlamaya yöneldiğinizde, öncelikle onun yaratılış doğasını kökten değiştirmiş, bir anlamda da yadsımış olmaktan kurtulamazsınız. Artık yaratılış doğası üzerinde konumlanan bir insandan çok, kilisenin kurguladığı bir insan kaçınılmaz olarak gündemde yerini alacaktır. Böylece kilise ve günâh bağıntısı birbirinden kopartılamayacak şekilde perçinlenecektir. Denebilir ki insan, kendi doğasını günâhkâr bir öz olarak kavrar ve doludizgin günâha yönelirse, o oranda kiliseyi hayatının merkezine almak durumunda kalır. Bunu bir bakıma değişmez alınyazısı şeklinde kabullenir. Kiliseye gidip gitmemesi, karşı olup olmaması çoğunlukla şartlara bağlı bir durumdur.

Genel olarak yerleşmiş görüşe rağmen kilise Hıristiyanlığıyla kapitalizm arasında derin ve ürkütücü bir bağın ve benzerliğin bulunduğu söylenebilir. Aydınlanma ve Fransız Devriminin kışkırttığı anlayış doğrultusunda ortaya konulan tarih yaklaşımı, bir karşıtlıktan, çatışmadan hareketle farklı yargılara temel oluşturmuşsa da bunun doğruluğu tartışmaya açıktır. Bir takım karşıtlıkların, çatışmaların olması ve gerçekleşmesi ayrı nedenlerin ve şartların bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Kapitalizmin bağlantılı olduğu, daha doğrusu kendi özel gerekçesi olarak kullandığı ilke bencilliktir, denebilir. Gerçi bu kavramı düşünceye ağırlıklı olarak kazandıranlar Rönesans Humanizması yazarları, düşünürleri olmuşlardır ama kapitalizmin özel gerekçesine dönüşümünü sağlayanlar XVII., özellikle XVIII. yy. yazarları, düşünürlerinin bir kısmı, bazan da yaygın üne kavuşanları olacaktır. Fakat Rönesans Humanizması yazarlarında insan bencil nitelikte bir varlık şeklinde tanımlanırken, bunun hem insan, hem toplum ve hem de doğa açısından yıkıcılığa dönüşebileceği de belirtilmişti. İnsanın hem kendi varlığına, hem de diğer varlıklara karşı sorumluluğunun bulunduğu vurgusu özellikle yapılagelmişti. Bu yaklaşım, XVIII. yy.da kapitalizm, emperyalist sürece girdiği andan itibaren, etkisini yitirecek, çoğunlukla da yıkıcılığın, kötülüğün savunulmasında bir gerekçeye dönüştürülecektir. Tıpkı Bush-Blair in Afganistan-Irak a demokrasi ve özgürlük götürme gerekçesinde olduğu gibi. Ne var ki, bu tür gerekçeler sürekli değişecektir. Sözgelimi, 24 Ocak 1980 de yürürlüğe konulan ve "24 Ocak Kararları" olarak tarihe geçen süreçte başvurulan gerekçe, kalkınma ve toplumsal refahın sağlanmasında engel oluşturan kamunun, yani devletin ekonomiden tam olarak tasfiye edilmesi ve ekonominin tam rekabete kavuşması için "pazar ekonomisi"nin, "piyasa ekonomisi"nin yürürlüğe sokulması olmuştu. Kısacası "özelleştirme"ydi.

Kalkınma, refah, gelişme vb. iktisadın kavramları göreceli kavramlardır, doğrulukları ya da yanlışlıkları tartışıldıkça anlam kazanırlar. Ne var ki insan, toplum ve yönetimler olarak herhalde daha günâhkar, daha bencil, insani değerlerden biraz daha uzaklaştığımız, bu değerlerle birlikte insan olmaklığımızı bir hayli kirlettiğimiz bedahat derecesinde açıktır.

YÖK ün dikkatine

Hayır, YÖK ü değerlendirme veya eleştirme sözkonusu değil burada. Kıbrıs üniversitelerinde öğrenim görüp bitirmiş olanların basit yoldan halledilebilecek bir işlemin geç yapılmasından dolayı yaşadıkları bir sıkıntıyı, sayın başkanı ve kurul üyelerinin dikkatine sunuyorum. İhtimal diğer ülkelerde öğrenim görmüşlerin sözkonusu sıkıntıyı daha yoğun yaşamış olduklarıdır. Yaşanılan sıkıntı alınan diplomaların denkliğinin, gerçekten basit bir işlem olmasına karşılık yolaçtığı, doğurduğu tatsız, cansıkıcı, hatta mağduriyete vardıran sonuçlarıdır. Bir ay, iki ay ve fazla bir sürede sonuçlandırılmayan diploma denkliği işlemi, nihayet bir onay değil mi Hele bazılarında gönderilen evraklardan, mesela muhaceret belgesi görevlilerce kaybedilmişse, cezasını öğrenci maddi yönden de çekmek durumunda kalıyorsa, herhalde bir çeki düzen verilmesi şarttır.

Diploma denkliğinde ya onay, ya red sözkonusudur. Öğrenci, daha doğrusu mezun olan insanı öğrenime başlatmıyor. Mesela Hukuk Fakültesinden mezun olan öğrenci denkliğin onaylanması için YÖK e gönderdiği diplomayı, mezun olduğu üniversiteden dört-beş ayda ancak alabilmiş. YÖK te onay için iki ay daha bekleyecekse, askerlik şubesi bakaya işlemi, yani dava açma işlemi başlatabiliyor, sınav başvurusu yapamıyor, avukatlık stajına başlayamıyor, dolayısıyla nerden baksanız bir yıla yakın bir süre bu gencin hayatından çalınıyor. Bir hukukçu, İstanbul Hukukun bir mensubu olarak, açıkçası böyle gençlerin mağduriyetinden üzüntü duydum. Sayın YÖK Başkanı Teziç hocanın daha fazlasını duyacağından eminim. Lütfen, biraz duyarlılık ve titizlik!