Bazen şöyle düşünüyorum, ‘Bugün gözümüzü alan (renkli- gösterişli) hayatlar var ancak gönlümüzü alacak hayatlar yok.’ Bu düşünce ile dolaşıyorum. Her adımıma eşlik ediyor. Çünkü bu durum o kadar fazla hayatın içinde cereyan ediyor ki hiçbir yerde durmuyor. Adeta bedenlerden, evlerden, sokaklardan taşıyor. Sonra dönüp soruyorum kendime; ‘göze gelmeyen hayatlar neye yarar ki?’ Bir de gönül diyorsun. Kimsenin gönle rağbet ettiği yok ki! İşte geçicinin aldatıcılığı ile yol alıyor ve an’lık yaşayıp, an’lık tüketiyoruz. Zahmetli, sızılı hiçbir şeye yer yok hayatımızda, eğer trajedi’den bir görünürlük elde edebilirsek onu da boşta bırakmıyoruz. Bütün duyguları, düşünceleri, emekleri sergileyip, göstermek istiyoruz. Tahvil edilebilir her şeyi gözler önüne seriyoruz. İçerde, derinde, dipte hiçbir şey bırakmıyoruz. Her şeyi saçıp, döküyoruz. Tutmanın, demlemenin, bir ömür emek etmenin irabda mahalli yok. İyilikleri, güzellikleri ya da derinde kalması gereken yarayı kimsenin bilmesine gerek yok; bırak o kendi mahallinde yeşersin, güzelleşsin, kabuk bağlasın. Güzelin, kıymetlinin ve her şeye rağmen eyvallah diyebilmenin müşterisi de, talibi de yok. Belki de gönül, türkülerde güzel zamane için… Türkü de yok ya!
“Zaman, oyun oynayan ve piyonları deviren bir çocuk gibi” diyor, Cortázar. Teşhirci bir zamanın içinden geçiyoruz. Her şey teşhir ediliyor. Oyun gibi, her şey ortada. Ve her şey biranda devriliyor ve hiçbir an’ın mahremiyeti özelliği kalmıyor, an’ında paydaşlara pay ediliyor. İnsanlar için görünme dürtüsü, fark edilme arzusu çoğaldıkça duyarsızlaşma da o denli çoğalıyor. Duyarsızlaşma bir bakıma, bir çeşit korunma biçimidir. İçerideki boşlukları, çığlıkları bastırmak için dışarıya duvar çekmektir. Duvarlar çekildikçe ortaya ikiyüzlülüğün, laubaliliğin kaynaştığı ortamlar ve ilişkiler tezahür eder. Görüntülerden yalancı bir neş’e sızar. Aldatıcıdır. Tanpınar belki de uzak bir görü ile ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, “Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak ve kendini süslü göstermek istiyor” der. Galiba bugünleri yaşasaydı bunun ilerlemiş halini görecekti. Süslü, gösterişli ama duygusuz, duyarsız…
İnsan hep elinde olmayanın peşine yani yoksunluklarının peşinden gider ancak yaklaştıkça hayal kırıklığı artar çünkü yabancılaşmıştır. Elde ettiği de yetmemiştir. İnsanın yaşadığı her halde nerede değilse, orada mutlu olacağı duygusudur. O da sadece düş kırıklığıdır. Bu yüzden bugün görünürlük artıkça kendini yitiren insan, kendine ulaşan yolları da yitiriyor. Çünkü görüntüler, görünümler doğrudan ulaşıyor. İkonlara, idollere ihtiyaç yok, zira her şey çok boyutlu ve çok araçlı olarak elimizde, cebimizde, sokakta her yerde. Görünürlük arttıkça, samimiyet yani öz de azalıyor. Kurgudan hayatlar adeta kutsanıyor. Gönül’e hitap edecek her şey hasıraltı ediliyor. Küçümseniyor, tahfif ediliyor. Bu yüzden duyarlılıktan, farkındalıktan, gönül vermekten, gönle girmekten ve gönülden gelerek yapmaktan söz edemiyoruz. Çünkü gönül gösteriş sevmez.
Gönül sızlar durur. Duyarlıdır ve duyarlılığı arttıkça sızının yoğunluğu da artar. Gönlümüze dokunacak hayatlar da yok artık ya da onları görecek gönül gözü yok. Bu kadar kirlilikte görüşünü kaybetmediyse insan, kendini bahtlı sayabilir. Gönül ile olan her şeyin tadı başkadır. Gönül ülkesinin elinde güzel konuşulur, halden anlaşılır, sevilir. Sevgiyle, emekle, özenle ince ince işlenir her şey. Yıkmak, boyamak, bozmak, kırmak yoktur; kalp yapmak, düşeni kaldırmak, el vermek, omuz vermek vardır. Her şey olduğu gibidir. Gönül dağıdır o. Yücedir ve başı dumanlıdır. Neşet Ertaş, gönlün hallerini ne güzel tarif etmiştir: “Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca/ Akar can özümde sel gizli gizli/ Bir tenhada can cananı bulunca/ Sinemi yaralar.” Gönül, yetinmedir, kanaattir. Kanaat ise bulunmaz hazinedir. Berekettir. Hayatın bereketi için gönül teline bakmak, dokunmak lazım. Yoksa modern insanın gözünden düşen param parça… Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMi
“O benim gülüşümdür dibinde oturduğun
Uzaktan türkü çığır serin tutsun gölgemi
Gün döndü gömleğimi kaptığı gibi güneş
Yorgunluk, yüreğinden uçmak geçen bir gemi.”
(Hüseyin Akın/ Çöl vaazları)
Not: Afrika’da mukim bir güzel adam Eyüp Gedikoğlu ve Fairuz’dan “Le Beirut” u dinleyelim der. Belki de ateşten, dumandan, yıkılan şehirlerden ve yükselen ağıtlardan sızan bu şarkıyı bütün bu acılara katık ederek, efkâra sarıp dinleyebiliriz. Belki kendimizi buluruz.
Bize kadar
1- “Hakikat basittir. Şayet karmaşık olsaydı onu herkes kavrardı” der, Walt Whitman.
2- Aristoteles, “Bütün, parçaların toplamından büyüktür” der.
3- “Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.” U. Meinhof doğru söylemiş. Kızgın insanlara bakın zincirlidirler.
4- Bu hafta, ‘Fahrenheit 451’ var. Sevgili Mustafa Toprak’ın hediyesi… Ray Bradbury’nin bu distopyası’nda ilginizi çekecek çok şey bulabilirsiniz. Elimdeki kitap, İthaki Yayınları’ndan…
5- Bu hafta, “Çizgi Pijamalı Çocuk / The Boy in the Striped Pyjama” filmini izlesek mi? Çocukluk her yerde aynı.
DAĞARCIK
“Yolcu! Bir gün yolunu yitirirsen, artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.” (Ferit Edgü’den tadımlık)
TEKKE
“Âlemin gayesi aşk olsa gerek. Her halde o kuvvetler basamağının başında ve sonunda bulunan mutlak kuvvetle birleşme ve kucaklaşma halidir.” (N. Topçu’ dan tadımlık)
Bir lahza
“Bir fikir, virüs gibidir. Esnektir. Oldukça bulaşıcıdır. Ve ufacık bir fikir tohumu bile büyüyebilir. Seni tanımlamak, ya da yok etmek için büyüyebilir.” (Inception / Başlangıç filmi’nden)