İnsanlığın daraldığı, bunaldığı bir zamanda insanın ferahlayacağı gönül hoşluğuyla yaşayacağı bir durumdan söz etmek elbette ki zor. Sürekli gerilim ile yaşanamaz. Tükenir. Dayanılmaz bir süreç oluşturur. Bunlar, bile isteye olan şeyler değil. İnsanlığı egemenliği altına alanların insanlığa huzurlu bir hayat yaşatma gibi bir tutkularından da söz edilemez. Ele geçirme, yönetme, sömürme gibi.

İnsanlığın asıl dayanakları bağlı bulundukları medeniyetleridir. Medeniyetlerinin geçmişten gününe kadar olan seyri ve bu seyrin insanlara kattıkları nelerdir. Neler götürmüş ya da getirmiştir.

İnsanlığın temel mücadelesi bu anlamda olması gerekirken, şeytanların yolculuğuna kapılanların bir medeniyetinden bir dininden söz edilemez. Din ile medeniyet birbirinin özdeşidir. Dinlerin veya kültür ve düşüncelerin varlığında güçlenme ve var olma adına rekabet içinde olurlar. Dokuzuncu yüzyılda Aziz Piyer diye bir papaz, şöyle bir endişesini dile getiriyor: “Dünyanın üçte ikisi Müslüman oldu. Haçlı Seferleri’nde başarılı olamadık.” Müslümanları anlamak ve bilmek için Kur’an-ı Kerim’in Latinceye çevrilmesi çabasına girer. Arapça bilen dört kişi bulur, kimini parayla kimini dua ile ikna eder. Kitabı çevirtir. Bu, Batı için bir dikkat ve bir değişim dönemidir. Rönesans bu dönemden sonradır. On yedinci yüzyıl sonrası Avrupa’nın yükseliş dönemi olur.

Medeniyetler arasındaki rekabet hemen her dönemde olduğu gibi şimdi de devam ediyor. Bundan sonra da edecek.

Bizim asıl dikkatimiz Müslümanlarla ilgilidir. Müslümanları merkeze alıyoruz diye insanlığı ihmal ediyoruz anlamına gelmez. Sorun zaten insanlık ve insanlığın çıkış yoludur. Sonuçta küresel bir bunalım var. İnsanlığın tamamını ilgilendiriyor. İnsanlığın kurtuluşu ve huzuru ise Hakikat Medeniyeti’dir. Hakikat Medeniyeti’nden kopup uzaklaştıkça sorunları artmıştır.

Bugün emperyalizm diye bir din var. Onun kendine özgü kuralları bulunuyor. Bu kurallara uymayanların yaşamaya hakları yoktur. İnsanlık onların kölesidir. İstediğini öldürür, istediğini yaşatır. Öyle ki onun varlığının olduğu yerde Müslümanların yaşama hakları bile yoktur. Dünyanın üçte birini oluşturan Müslümanlar onlar için tehlikedir. Son savaşlar bunu açıkça gösteriyor. Müslümanları ile köpekleri eşdeğer gören bir anlayışa sahipler ki söylüyorlar zaten. Filistin, Lübnan, İran gibi yüklere üzerinde uygulanan yöntem de bu değil midir?

Müslümanlar; bu denli hızlı bir değişim yaşayan insanlığın, bu koşullar ve ortamlarda neler yapmalı, nasıl düşünmeli diyedir. Sorumluluğumuz insanlığın geleceğidir. İslâm ile insanlık birbirini tamamlayan huzura erdiren asıl güç ve yoldur.

Zor gibi görünebilir. Asıl başarı zorlukları aşmadır. Gönlü zengin, geniş ve bol olan insanların etki alanı ve gücü yadsınamaz. Mutlaka bir karşılık bulur.

Genel anlamıyla insanlığın vicdanı kurumuş da değil. Bu kadar zulmün baskın olduğu bir dünyada karşılıkları olacak. Sonuçta bu yeni dönem insanlık adına bir uyanış süreci başlamıştır.

İnsanlıktan asla umudumuzu kesmeyiz. Vereceklerimiz olacağı gibi alacaklarımız da olur. Müslüman olmasalar da vicdanları ve adalet terazileri ağır basanlar her zaman olur, olacak. Tabii ki onların da Hakikat Medeniyeti’ne ermeleri niyazında bulunulur. Bu da nasip işidir.

Gönül zenginliği, hoşluğu insanlara kapıları kapatma yeri değil sonsuza kadar açma alanıdır. Geniştir.

Müslümanlar adalet, sevgi ve merhamet ile yeryüzüne yayıldılar. Nasipleri olanlar tercih edip bağlandılar. Olmayanlar kendi dünyalarında yaşadılar. Gönlü güzellerin kapıları var oldukça buradan girenler olur. Ey güzel insanlar, güller gibi göğerin yeniden.