İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik saldırıları ya da Gazze’ye karşı yürütülen soykırım savaşı yalnızca askeri hamleler değil elbette. Savaş yalnızca füzelerle, bombalarla ve askeri birliklerle yürütülmez. Aynı anda toplumların zihnine, kimliğine ve hafızasına yönelik operasyonlar da devreye sokulur. Bu nedenle askeri saldırı ile ideolojik manipülasyon birbirinden ayrılabilen süreçler değildir. Aksine bunlar aynı stratejik mimarinin iki farklı aracıdır. Bir yerde füze ateşlenirken başka bir yerde toplumsal çatışma ateşlenir. Bir yerde şehirler bombalanırken başka bir yerde fitnelerle kazan kaynatılır.

İran hedef alınırken İslam dünyasının farklı ülkelerinde aynı anda ortaya çıkan söylem dalgaları bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. Bir anda sosyal medya platformlarında, televizyon tartışmalarında ve çeşitli yayın organlarında Şiilerin tarihsel olarak ne kadar problemli olduğu anlatılmaya başlanır. Aynı anda başka bir cephede Sünnilerin tarih boyunca işlediği iddia edilen zulümler gündeme getirilir. Yüzyıllar önce yaşanmış olaylar yeniden kazılır. Kerbela yeniden hatırlatılır. Emeviler, Abbasiler, Safeviler üzerinden yeni bir nefret dili inşa edilir. Tarihsel travmalar yeniden dolaşıma sokulur ve toplumların hafızası bilinçli biçimde mezhepsel gerilim eksenine hapsedilir. Böylece bugün yaşanan bir askeri saldırı hızla Müslüman toplumların kendi iç kavgalarına dönüşen bir tartışma alanına çevrilir.

Burada dikkat çekici olan şey yalnızca bu tartışmaların içeriği değildir. Asıl dikkat çekici olan bu söylemlerin neredeyse eşzamanlı biçimde farklı ülkelerde ortaya çıkmasıdır. Bu durum söz konusu tartışmaların kendiliğinden doğmuş düşünsel polemikler olmadığını açık biçimde göstermektedir. Aksine bu dalgalar belirli jeopolitik momentlerde devreye sokulan ideolojik müdahale mekanizmalarıdır. İran hedef alındığında mezhep tartışmaları yükselir. Gazze bombalandığında İslam dünyasında tarihsel hesaplaşma söylemleri dolaşıma sokulur. Her askeri kriz anında Müslüman toplumların iç fay hatları bilinçli biçimde kaşınır. Bu tabloyu görmemek için ya siyasi körlük gerekir ya da kasıtlı bir suskunluk.

Ortadoğu’nun son otuz yılına bakıldığında bu stratejinin sürekli tekrarlandığı görülür. Irak işgal edildiğinde de aynı mekanizma devreye sokulmuştu. Saddam rejimi devrildiğinde ortaya çıkan boşluk yalnızca siyasi bir boşluk değildi. Aynı anda mezhep çatışmaları kışkırtıldı ve Irak toplumu sistematik biçimde parçalandı. Camiler bombalandı, mahalleler bölündü, toplumsal dokular parçalandı ve yıllarca birlikte yaşayan insanlar birbirine düşman hale getirildi. Bu durum tesadüfi bir toplumsal çözülme değildi. Bu, askeri işgal ile mezhep mühendisliğinin birlikte yürütüldüğü bir operasyondu.

Suriye iç savaşında da aynı model tekrarlandı. Başlangıçta siyasi taleplerle ortaya çıkan kriz kısa süre içerisinde mezhep merkezli bir savaşa dönüştürüldü. Bölgesel ve küresel aktörler sahada askeri operasyonlar yürütürken aynı anda propaganda ağları devreye sokuldu. Siyasi krizler mezhep çatışmasına çevrildi, toplumsal hafıza sürekli olarak tarihsel kinlerle dolduruldu ve bölge halkları birbirine düşman hale getirildi. Böylece askeri operasyonların önünde birleşik bir toplumsal direnç oluşmasının önü kesildi.

Bugün İran’a yönelik saldırılarla birlikte Şii-Sünni tartışmalarının yeniden alevlenmesi tam da bu stratejik mantığın devamıdır. Bu tartışmaların spontane biçimde ortaya çıktığını iddia etmek gerçekle bağdaşmaz. Çünkü aynı söylemlerin aynı anda onlarca ülkede dolaşıma girmesi tesadüf değildir. Bu, modern propaganda ağlarının eş zamanlı biçimde devreye sokulduğunu gösterir. Füze rampaları nasıl tek bir komutla ateşleniyorsa mezhep fitnesi de aynı anda devreye sokulan ideolojik bir mekanizma olarak çalışmaktadır.

Bu noktada sert bir gerçeği ifade etmek gerekir. Batılı güç merkezleri için mezhep çatışması askeri saldırılar kadar değerli bir stratejik araçtır. Çünkü mezhep kavgasına sürüklenmiş bir İslam dünyası ortak bir siyasi irade üretemez. Birbirine düşmüş toplumlar Gazze için birleşemez. Mezhep çatışmalarına hapsedilmiş bir ümmet emperyal müdahalelere karşı ortak bir direnç oluşturamaz. Bu nedenle askeri saldırılar ile mezhep söylemleri birbirinden bağımsız gelişen süreçler değildir. Bunlar aynı planın farklı cepheleridir.

Bir tarafta İran’ın üzerine füzeler gönderilirken diğer tarafta Müslüman toplumların zihinlerine fitne gönderilir. Bir tarafta şehirler bombalanırken diğer tarafta ümmetin ortak bilinci hedef alınır. Böylece askeri saldırı yalnızca fiziki bir yıkım üretmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal bir parçalanmayı da beraberinde getirir.

Bugün Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri de tam olarak bu. Çünkü bombalar şehirleri yıkar ancak mezhep fitnesi toplumların geleceğini yıkar. Bombalar binaları yok eder ama fitne ümmet fikrini yok eder. Bunun sonu bellidir. İsrail’in güvenliği ve Amerika’nın işgallerine açık bir İslam coğrafyası. Maalesef bu tuzağa yine düşülüyor.