Dünyanın kodlarıyla oynuyorlar. En çokta fikir sahibi olanlara düşmanlar. Kendi menfaatlerini öncelerler onlar. Normaldir. Temel olarak insanları gerçeklerden soyutlamak zorundadırlar. Düşünmesine fırsat vermemeliler. Gemilerini yürütmeleri en çok buna bağlıdır. Bu yüzden bir senaryo yazarlar. Dünya çapında oynanır bu film. Karakterlere büründürürler herkesi. Oynadığı karakteri kendisi zanneder insan. Pembe diziye döner çünkü iş. Kısa film değildir çekilen. Gerçek benliğini zamanla unutur insan. Böyle olmasaydı kendi menfaati için dünyada kan akıtmadık toprak parçası bırakmayan Amerika’nın yeşil kartı için bu kadar başvuru olur muydu Celladına âşık olmak bir hastalık nihayetinde. (Stockholm Sendromu) Bu küresel senaryonun yan hikâyeleri de var elbette.

Yaşadığımız bu topraklarda insanlar neye göre kararlar alır hiç düşündünüz mü Gündemini nasıl belirler Demokrasi denilen şey yalanların en büyüğüdür. Halk kendisini kimin yöneteceğine gerçekten kendi mi karar verir Buna inanıyor musunuz Sistemin istediği gibi düşünmeyenlere ne olur Önümüze konan tabldot oluşumlardan birini seçmeye zorlanmanın neresi demokrasidir Halk kendi haline bırakılamaz! Bu fikir üzerine inşa edilir politika. Politika dediğiniz şey “çok yüzlülük”tür en nihayetinde. İnandığımız kitapta bu tavır münafıklık olarak dillendirilir. Siyaset ise bambaşka bir mecradır. Peygamber mesleğidir. Geldiğimiz noktada politikacı çok, siyasetçi ise azdır. Bir ülkenin kendine yetebilmesi, uluslararası arenada bir aktör olabilmesi için politika yapmaya değil, siyaset üretmeye ihtiyacı vardır. Zira barış zamanları geçicidir. Savaş dediğiniz kavram ise içerik olarak çok değişmiş bir kavramdır. Silahlı savaşlar tarihe terkedilmiştir. Şimdi her ne kadar silahlar konuşsa da bu tek başına savaşı kazanmanıza yetmez. Manipülatif olabilmeli, rol çalabilmeli, başrole razı olmak yerine senaryoda kalem sahibi olabilmelisiniz. Kendi yan hikâyenizde esas oğlan gibi görünseniz de, resmin bütününde diyaloglu figürandan başkası değilsiniz! Yani en güzel yanınız fragmandan öteye geçemez. Geçemiyor da!

Biz çok iyi yazıyoruz, harika konuşuyoruz. Ama “yapmak” mastarı diğer meziyetlerimizin etkisini belirleyen bir kavram olarak kabul edildiğinde kalemimiz tükeniyor, nefesimiz kesiliyor. Yapılması gerekeni bilip, bunu konuşabilmek ve yazabilmek gibi meziyetlerimiz varken yapamamak, eylem kabızlığımızın en açık göstergesidir aslında. Bu işte bir “cins”lik var. Gözümüzden kaçıyor hep. Gözümüzden kaçanlarla yönetiliyor dünya aslında. Biraz farkındalık… Lütfen!

“Ye kürküm ye!” felsefi bizi ilkokulda esir ettiğinden bu yana, kürkün parlaklığını önceleyegelmemizden kaynaklı sorunlar yaşıyoruz aslında. Kürk kadar içinde barındırdığımız donanımın ne kadar önemli olduğunu hatırlayabilmeliyiz. “Pembe incili kaftan”ın kişisel servetin gömülmesi ve karşılık beklenmemesi sayesinde etkili olduğunu unutmamak gerekir. Yani; diyeceğim o ki; imaj hiçbir şeydir, icraatın yoksa!

Şimdi kadraja yansıyan yanlarımız “zengin” duruyor. Kabul. Fakat bir devletin büyüklüğü başındaki adamın kürkünden çok en fakirinin refah seviyesine göre anlam bulur. Öykünülen Osmanlı’da mevzu budur!

Filmler ağdalıdır. Kimsede kamerasını “gerçek” denen şeye uzatamaz. Herkesin gerçeği kendine güzeldir. Kimin gerçeği güzel giydirilirse alıcı olan odur. Unutulmamalı ki; gerçeğin aslında süslü kıyafetlere ihtiyacı yoktur. O doğaldır. Güzel değildir belki ama çekicidir. Yakıcıda olsa alıcı bulur. Önce muhatabını hazırlamak lazım. bir giriş sahnesi yazmalı ve bunu iyi okumalı. Halk kendisini koyun değil de bir birey olarak gördüğü zaman çakacaksın gerçekleri. İşte o zaman bugünün boş ve hamasi nutukları anlam kazanır. Gemiler böyle yakılır!

Bugün, Türkiye için film çevirmeye çalışan, bu ülkeyi yönettiğini zannedenlere de bir mesajım var tabi;

“Bu ülke sizin platonuz değil. 80 milyon da figürasyon değil. Siz de senarist değilsiniz. Hele yönetmen hiç değilsiniz. Size yalan söylemişler! Sizi yine kandırmışlar!

Kalbinizin sahibine emanet olun…

Eyvallah!!!