Hep aynı şey oluyor. Bir film senaryosu eksiksizce tıpa tıp aynı, sahneleniyor. Mekânlar değişse de olaylar ve sonuçları hiç değişmiyor. Bazen daha ağır bazen dayanılmaz derecelere varan bu oyunda değişmeyen bir diğer şey de tepki.
Sevinçle karşılanan bir umut umulan harpler. Sevinenlerin kısa süre sonra derince yanıldığını anlaması. Bundan asla ders çıkartamamaları. Sebep nedir diye sorarsak, tek bir sebep buluyoruz: Müslüman düşmanlığı.
Hayatın özgürce yaşanması yalnızca kendi alanlarını kapsıyor. Herkesin onlara benzemesi için delice uğraş veriyorlar. Kaybettikçe artan bir hırsla. Yenilgiye alışık değiller. Tanrılar yenilmez ve onlar tanrı olduklarına inanmışlar. Herkes kendi hayatının küçük bir tanrısı. Prototip bir tanrı.
Ego ile yol alanın nihayet ulaşacağı şey çirkinliktir. William Chittick Varolmanın Boyutları’nda bu çirkinliğin kaynağını işaret eder bize: Şirk. İnsan Allah’tan uzaklaştıkça çirkinleşmeye başlar. Düşmanlık duyduklarının ölümünden zevk alması bunun bir göstergesi. Kestiği başı havaya kaldırıp zafer naraları atması. O artık o kadar çirkindir ki insan olmaktan çıkmış vahşi ne idüğü belirsiz bir canavara dönüşmüştür. Onun için artık yalnızca karanlık vardır. Ruhunun ışığını söndürmüştür. Ondan insanlara ferahlık akmaz. Kimseler onunla ünsiyet kurmayı arzulamaz. Ancak kendisi gibi vahşi yaratıkları çevresine toplayabilir.
Ne kadar düşman olsa da sağlıklı bir ruh ne ölümden zevk alır ne de saygısız tutumlar sergileyecek kadar kendisini kaybeder. Saygının özsaygı sonucu ortaya çıktığını bilir çünkü. Kişinin davranışı karakterinin aynasıdır.
Biz bunu en çok öfke anında unutuyoruz. Bir şeylere meydan okuduğumuzu sanırken hiçbir şey bilmediğimizi ifşa edebiliyoruz. Rezil etmeye çalışırken kendi rezilliğimizi ortaya döküyoruz. Savaş açtığımız evladımız çıkıyor. Biz işte evladını otuz sene evvel terk etmiş babalarız. Onunla karşılaştığımızda tanımıyor ve düşman sanarak öldürmeye çalışıyoruz.
Benzer durum evlatlar için de geçerli. Kendi kaynağı kökü yurdu olan İslam’a öyle uzak kalmış ki rastlaştığında onu yabancı sanıp boğazlamaya davranıyor.
Ellerimizle kendi köklerimizi yolduk. İslâm bildiğimizi sandığımız ancak okumaya okumaya, yaşamaya yaşamaya unuttuğumuz bir şeye dönüştü. Öyle ki bir Müslüman bunu yapamaz derken bakıyoruz ki yapıyor. Ya Müslüman değil ya unutmuş. Öyle unutmuş ki hatırlatmak isteyene ani bir hamle ile saldırıyor. Amacı yalnızca tartışmak olan sadece üste çıkma gayreti gösteren delice bir hırsa kapılıyor. Bu canhıraş hâl içinde akıl ve izan mümkün olabilir mi? Sayısız anlamsız söz söylerken sizi de anlamaya o kadar uzak ki. Size o kadar kapalı ki. Kulaklarını kapatmış yalnızca bağırıyor. Ne dediğinin bilincinde değil. Neyi savunduğunu bir süre sonra kendisi de unutuyor. Yalnızca bir anlamsızlığın içinde debelenip duruyor. Ters dönen böceğin ayağa kalkma çabası bile onun bu anlamsız debelenişinden üstün ve manalı.
Bizim kalplerimiz bir ormanı yeşertecek kadar sulak, güneşli, bakımlı ve verimlidir. Onu çoraklaştıran, insandan ırak hale getiren, cehenneme çeviren biziz. Allah’a yaklaştıkça onu yeşertme kabiliyetimizi hatırlarken, Allah’tan uzaklaştıkça onu kurutmaya, köreltmeye başlıyoruz.
Birleşemememizin nedeni bu çoraklık. Aynı Rabbe inanırken aynı peygamberin yoluna ram olmuşken aynı kitaba baş koymuşken birleşemiyorsak kalplerimizi tamir vakti gelmiş demektir.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”