Etiketlemek en sevdiğimiz işlerden. Özellikle yeni yetişen nesle etiketler takıp duruyoruz. Ergen diyoruz, Z kuşağı diyoruz, pandemi nesli diyoruz. Kayıp giden nesillerin edebiyatını yapıp duruyoruz. Fakat bu gençlere ne oluyor, neden onları kaybediyoruz konuşmuyor, konuşmak istemiyoruz. Çünkü asıl meseleyi konuşursak yorulmak zorunda kalacağız. Nasıl nüfuz ettiyse bu tembellik hastalığı tüm hücrelerimize, çok konuşmak fakat iş yapmak istemiyoruz.

Etiket diyorduk! Etiket önemli tabii. Her ürün, kıymeti derecesinde etiketlenir. Ya da etiket, ürünün değerini belli eder. Eğer ucuz ve kötü bir etiket ile karşı karşıyaysak muhtemelen kötü ve işe yaramaz bir ürünle de karşı karşıyayız demektir. Anlaşılabilsin diye ürün-fiyat/etiket karşılaştırması yaptım. Elbette çocuklarımız birer ürün değil. Ancak onlara yapıştırdığımız etiketler onların hayatlarını şekillendiriyor. Ergen kelimesi belirli bir yaştaki genci, Z kuşağı belirli bir dönemde doğanları ifade ederken bu kavramlara yüklediğimiz olumsuz anlamlar çocukların hayatlarına tesir etmeye başladı. Mesela bir genç, ergenlik yaşındaysa hiçbir sorumluluk almak istemiyor, başıboş avare bir hayat yaşamak istiyor. Ya da Z kuşağı olmanın verdiği fazla özgüvenle ahkam kesmeyi kendinde hak görebiliyor.

Çiçek deneyini bilirsiniz. Aynı şartlarda ve koşullarda bakılan iki çiçekten birine iyi söz, birine kötü söz söyleniyor. İyi söz söylenen çiçek açıp güzelleşirken, kötü söz söylenen çiçek solup ölüyor. İnsanlar da böyledir. Nasıl muamele görürlerse, nasıl seslenilir, nasıl isimlendirilirlerse kişilikleri de o minvalde gelişir.

Şimdi geçtiğimiz günlerde gündeme düşen genci hatırlayalım. Hatırlarsanız 19 yaşında bir genç, katıldığı bir programda, “Heyecanlı değil sinirliyim. 19 yaşında siyaset konuşmak benim ağrıma gidiyor" dediği için linç yemişti. Aslında böyle düşünen sadece kendisi değil. Onun yaşlarında olan birçok genç siyaset konuşmayı, ülkenin meseleleri ile dertlenmeyi, hatta yaşı gereği yapması gereken sorumluluklarını bir yük olarak görüyor, gezip tozmak istiyor.

Daha önce de 23 Nisan kutlamalarında bir kızımız, “Hayalim Almanya vatandaşı olmak” demişti. Tanıdığımız bir genç de neresi olursa olsun gideceğim, bu ülkeden kurtulacağım demiş. Gençlerimiz ülkeden gitmenin, kurtulmanın derdinde. Bazıları ile oturup konuşuyoruz. Avrupa’ya gitsen dilin var mı, hangi yeterliliğin var, orada ne iş yapacaksın diye soruyorum. Cevap veremiyorlar. Kuru bir Avrupa hayali var birçoğunda. Hayallerindeki yurtdışı da çalışmak, emek vermek ve verdiği emeğin karşılığını almak üzerine kurulu değil gezip tozmak, gününü gün yapmak üzerine. Gündeme konu olan genç arkadaşımızın diğer sözleri de bu minvalde zaten: “Marmaray ile bu programa geleceğime kendi arabamla gezip tozmayı yeğlerdim.”

Fatih olsun diye yetiştirilen çocukla, “ergen değil mi nasılsa işe yaramaz” diye baktığınız çocuktan aynı sonucu alabilir misiniz? Yıllarca işe yaramaz, hayali amacı gezip tozmak olmalıymış gibi hakir gördüğümüz bu gençlerden ne bekliyoruz ki? Şu an geldikleri nokta bizim onlardan beklentimiz değil miydi zaten? Hangimiz bu gençlerden bir Fatih Sultan Mehmet çıkacağına inandık ki ülkenin dertlerini konuşmaktan erindiği için “Senin deden 19 yaşında tahta çıktı, 21 yaşında İstanbul’u fethetti.” diyebiliyoruz. Daha ilkokulda sıra arkadaşı ile rekabeti öğrettiğimiz çocuklardan vatan millet hassasiyeti olmasını beklemek sizce de biraz insafsızca değil mi? Kaldı ki bu çocuklara vatan, millet hassasiyeti aşılamak gibi bir derdimiz de yok.

Eğer II. Mehmet, Fatih olabildiyse benim oğlum İstanbul’u fethedecek diyen bir babanın, küçük yaşlarda bunun için özel olarak eğitime tabi tutan öğretmenlerinin sayesindedir. Hangimiz böyle bir ideale sahip anne-baba veya öğretmen olabildik ki? 19 yaşında ülkenin dertleri ile dertlenmekten şikâyet eden gençleri yetiştiren sistemle 19 yaşında II. Mehmed’i tahta oturtan, 21 yaşında fatih yapan sistemin arasındaki farkı görmeden gençlere yüklenmek büyük bir haksızlıktır. Artık kayıp giden nesil edebiyatı yapmak yerine biz bu nesilleri niye kaybediyoruz diye muhasebe yapmak gerekmektedir.