Uzmanların kişisel mutluluk için şu üç koşulu ileri
sürüyorlar. İnsanların birbirlerine hediye almaları, karşılaştıklarında selamlaşmaları
ve zor anlarında yardımlaşmaları. Yani insanın değerli olduğunu hissetmesi ve
zor anlarında yardımına koşacak dostların olması. Bütün bunlar insanın kendini
güvende hissetmesini sağlıyor.
İnsan dünya ile kuvvetli bir ünsiyet kurmuştur, sanki hiç
ölmeyecekmiş gibi çalışır. Kazanmaya bir şeyleri elde etmeye karşı hırsı
büyüktür, bir şeylere sahip oldukça hırsı daha da büyümektedir. Oysa insan
kendince ihtiyaçlar üretse de, gereksinim duyduğu şeyler bellidir. Sevildiğini,
değerli olduğunu bilmek, zor durumda kaldığında yardımına koşacak insanlardan
haberdar olmak. Yarınlara bir şeyler bırakmak ve hayatı olması gerektiği gibi
yaşamak. Fakat nedense, insanın ihtiyacı olan şeyle peşinde koşturduğu şey
arasında uçurumlar vardır. Huzur ve mutluluğun kaynağı maddi ve manevi
paylaşımlarımızla yakından alakalıdır. Fakat insanoğlu vermekten çok almaya
odaklıdır ve aldıkça da ihtirasları artmaktadır.
Toplumumuzda, yardım çalışmaları sadece zengin kesime
mahsus bir eylem gibi görülüyor. Rabbimiz yoklukta da varlıkta da iyilik ve
ikram edenleri övmüştür. Onlar sahip oldukları şeyleri yoksullarla paylaşmış ve
alan el değil veren el olmayı tercih etmişlerdir. Geçtiğimiz gün gazetelere göz
atarken tam da bu olaya örnek olabilecek bir haber okudum. Suriye de yaşanan iç
savaştan kaçarak Türkiye ye sığınan sekiz kişilik bir aile ortada kalınca 70
yaşında emekli Şerif Dağdelen isimli bir bey amcamız bu aileyi sahipleniyor ve
kıt kanat geçindiği emekli maaşıyla aileye destek veriyor. Bir emekli maaşıyla
sekiz kişilik ailenin sorumluluğunu almak gözünüzü korkutabilir. Fakat bey
amcamız içinizi rahatlatacak bir açıklama yapıyor Her kim olursa olsun ister
doğudan ister batıdan olsun evim yemeğim ve kapım herkese açıktır. Amcamızın
bu ifadesi bize şunu öğretiyor: İyilik sadece zenginlerin yapabileceği bir şey
değildir, iyilik ve erdem sahibi kişilerin talip olduğu bir eylemdir.