Millî Gazete adına Kuzey Doğu Anadolu illerine yaptığımız gezide 26 Ağustos tarihinde Erzurum da konakladık. Üniversiteyi Erzurum da okudum, 1979 yılında mezun olmuş, bir daha oraya gitmemiştim. İnsan kısa sayılmayacak bir süre kaldığı bir kenti merak eder ve özler. Vesileler olmayınca, gidilemeyince, insanın içinde bir ukde olarak kalır. Erzurum benim toprağım sayılır. Osmanlı devleti zamanında, eski ilçem Kiğı kaza olarak Erzurum vilâyetine bağlı. Kiğı, şu anda Bingöl e bağlı, yakın zamanda ise üç ayrı ilçeye bölündüğü için eski ilçem diyorum.
Akşam saatlerinde Erzurum a girerken, sınıf arkadaşlarım ve can dostlarım Rıdvan Canım ile Mehmet Törenek i aradım. Her ikisi de üniversitede öğretim üyeleri. Öğrencilik yıllarımızdan beri dostluğumuz çok sıkı sürmektedir. Rıdvan ı aradığımda Edirne de olduğunu öğrendim. Mehmet ise Erzurum daymış. Akşam saatlerinde şehre girerken, girdiğimiz yolda, hissedebildiğim kadarıyla Erzurum a girmiştik, fakat geçtiğimiz güzergâhın neresi olduğunu kestiremiyordum. Mehmet ile DSİ misafirhanesinde buluştuk ve orada konakladık. Erzurum konaklamamızda bizleri yalnız bırakmayan Mühendis Sağıroğlu. İsmini şimdilik anımsayamıyorum. Ağustos ayının o yoğun sıcaklığında özellikle Karadeniz sahilinde bunalmış olan bizler kara iklimine geçince üzerimizdeki o yoğun ve yoğaltıcı baskıdan kurtulmuştuk. Serin bir akşam soluklanma duygusu bizi rahatlatmıştı. Yolculuğumuz boyunca Hasan Durmuş Beyle aynı odayı paylaştık. Yol ve yolculuk arkadaşlığımızda sevgili Yılmaz Bayat, Mehmet Bingöl, Hasan Durmuş ve ben güzel bir yol arkadaşlığı yaptık. Bu tür yolculuklarda insan birbirini daha iyi tanıyabilir ve anlayabilir. Yol yorgunluğumuzdan ötürü odalarımıza çekildik. Sabah namazımızı sevgili dostlarımızla Mehmed Zahid Koktu Camii nde eda ettik. Sabah ışıklarıyla Erzurum u tam anlamıyla anımsamaya ve hissetmeye başladım. Sabah namazından sonra dostlarımız bizi bir çorbacıya götürdüler, bu çorbacı o kadar kalabalık idi ki, müşteriler kuyrukta bekliyorlardı. Oradan vazgeçip, Erzincankapı da bir çorbacıya götürdüler. Doğrusu oranın Erzincankapı olduğunu fark edememiştim. Tersim dönmüştü. Kahvaltıdan sonra Mehmet in yardımıyla Erzincankapı yı, arkadaşlarımızın açtığı kitapevinin yerini anlamaya çalıştım. Dışarıda biz ayakta sohbet ederken, bembeyaz sakallı, bir amcaya selâm verdik, yanaştı, onunla sohbet ettik. Bizden ayrıldıktan az sonra, aşağıdan, telâşla yüksek ses tonuyla, Kur an-ı Kerim i koltuğunun altında, parmağını okuduğu sayfanın arasına sıkıştırmış olarak sakallı bol pantolonlu biri bize doğru koşar adım geliyordu. "Hoş gelmişsez, Kurban olduklarım durun hele durun hele!" bizler arabalarımıza binmeye yönelmiştik o sırada. "Gelin benim çayımı içmeden sizi bir yere bırakmam" Çar naçar kabul ettik, ona doğru gittik. Benim de çevreye intibakım başladı. Kur an-ı Kerim i rafa kaldırdı, bize yer açarken çaycıya seslendi. Oturduğum yerden sokağı ve etrafı belleğimde iyice bir yere oturtamaya çalışıyordum Mehmet in yardımıyla. Çorumlu kitapçı Fahri nin dükkânı az ilerde sağda olmalıydı. Bizim sürekli oturduğumuz ve sohbet ettiğimiz çay ocağının yerini güçlükle çıkarabildim.
Hacı Necip Amca da birden belleğim aydınlandı ve bir yere oturdu. Erzincankapı da sürekli olarak kendisinden alış veriş yaptığımız Hacı Necip Amca. Ondan meyve ve sebze alırdık. Yurt odasında yemek yapardık arkadaşlarımızla. İlk yılımızda merhum Mehmet Kahraman, Nuri Durmuş, İbrahim ve üç ülkücü. Erzurum da MTTB ile ülkücüler arasındaki gerginlikte yurtların katları ayrıldı, biz üçüncü katta kalınca onlar ayrıldı. Necip Amca dan aldığımız golden elmaları muz niyetine yerdik. Maruldaki a sesi çekilir miydi çekilmez miydi Kimimiz marul, kimimiz ise mârul derdik. Uzun sürdü bu çekişme.
Hacı Necip Amca AKP ayrışmasına çok üzülüyor hâlâ. Ayrılanları, derdi olmayan çıkarcı bir grup olarak niteliyor. Uzun yıllar Erzurum da kalmış, kendileriyle dostluk kurduğu kimi insanları ağır eleştiriyor ve hakkını helâl etmiyor. Bunlardan iki kişinin de adını veriyor. Biri şu anda milletvekili, diğeri de AKP kurucularından ilahiyatçı bir doçent. Raftaki çantadan En am-ı Şerif i indiriyor onların imzalarını gösteriyor. Hemen önümüze sürüyor bizim En am-ı Şerif in boş bir sayfasını imzalamamızı istiyor. Ben Yılmaz Bey e uzatıyorum. Nedendir bilmem, o anlık duyguyla imzalamaktan çekiniyorum. Hatta sesini öylesine yükseltiyor ve ateşli konuşuyor ki, "Ne olur, kendi aranıza dertli olmayanları almayın. Adamın derdi yoksa atın atın! Yönetim kademelerine seçeceklerinizi de dertlilerden seçin" diyor. Bize çay üstüne çay içirtiyor. Komşularını çağırıyor, yan taraftaki fırıncıyı getiriyor gazeteye abone ettiriyor. Programlarımız ve yoğunluğumuzdan ötürü izin alıp ayrılırken, arkamızdan bize ettiği dua hâlâ kulaklarımda: "Allah derdinizi arttırsın!" Bunu, aşkınızı ve sevdanızı arttırsın anlamında algılıyorum.