Türkiye’de uzun süre dini tedrisata ve neşriyata karşı uygulanan yasaklama ve baskı politikası 1950 seçimlerini müteakiben biraz olsun gevşetilmesi ile birlikte yavaş yavaş dini neşriyat ve dini içerikli sözlem ve eylemler artmaya başlamıştır. Ancak bu dönemde Müslümanlık adına yapılan söylemlerde daha çok milliyetçi ton hâkimdir. Bunun böyle şekillenmesinde henüz tam bir hürriyet ortamının oluşmaması etkili olmakla birlikte asıl etki siyasi söylem olarak ümmet bilincini sahiplenen ve temsil eden bir temsilcisinin bulunmaması etkili olmuştur. 1960 ve sonrası yıllar incelendiğinde bu durum açıkça görülecektir.

1950’li yıllar aynı zamanda tüm dünyada Komünizmin revaçta olduğu bir dönemdir. Amerika’nın da kendi çıkarları doğrultusunda dünya halklarını etkilemek için bunu bir istismar malzemesi yaparak tüm Komünizmi tüm dünya için önlenemez bir tehlike olarak sunması doğal olarak Türkiye’de de milliyetçilik duygularının kabarmasında etkili olmuştur. 

1960 ihtilalinden sonra parlamentoda yer alan iki büyük partinin birisi sağ diğeri sol seçmenin duygularını istismar ederek adeta taraftarlarını birbirleriyle kanlı bıçaklı haline getiren söylemleri insanların başka yönelişlere kaymalarının önüne set çekmişti. Bir horoz dövüşü şeklinde devam eden bu tezgâhı bozan kişi Necmeddin Erbakan’dır. 

Erbakan Hoca, sağ-sol ayrımının bir oyundan başka bir şey olmadığını görmüş ve birinin emperyalizmin sağ kolu diğerinin ise sol kolu olduğunu her karış toprağını adım adım dolaşarak ülkenin dört bir tarafında haykırmıştır. O dönemde o milliyetçi tonun ne kadar etkili olduğu devrin dini neşriyatı incelendiğinde görülecektir.

Onlarca yıl İslami eğitimden yoksun olarak büyüyen nesiller nerede ise ümmet bilincini unutmuştur. Nitekim 1970’li yılların başında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde talebe olan Mustafa Ağırman Hocamız (Şu anda Erzurum’da İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi profesörüdür) konuyla ilgili gözlemlerini şöyle dile getirmişti: “Biz o dönemde komünistleri protesto etmek için zaman zaman bütün öğrenciler sokaklara çıkıp yürüyüş yapardık. Bu yürüyüşler esnasında en çok attığımız slogan ise “Milliyetçi Türkiye” olurdu. Ama Erbakan Hoca’nın parti kurup meclise girmesinden sonra sağ-sol ayırımının aslında bir aldatmacadan başka bir şey olmadığını gördük ve bundan sonraki yürüyüşlerimizde ‘Milliyetçi Türkiye’ sloganını terk ederek ‘Müslüman Türkiye’ diye bağırmaya başladık.”

Erbakan Hoca ümmet fikrini inançtan fiiliyata geçirmek ve İslam dünyasını ayağı kaldırmak için eline geçen bütün fırsatları kullanmıştır. 

İşte o faaliyetlerden bir tanesinin icraası sırasında yaptığı konuşma. Tarih 13 Mayıs 1976. Yer Topkapı Sarayı. Muhataplar İslam Ülkeleri Dışişleri bakanları.

“Biraz evvel buraya girerken hepimizin bir bir altından geçtiğimiz tarihî Topkapı Sarayı’nın kapısının üzerinde Kelime-i Tevhid “Lâ ilahe illallah Muhammedü’rResûlüllah” yazılıdır. Bu sarayı Sultan Fatih İstanbul’un fethini müteakip yaptırdı. Devlet işlerini burada görürdü. Asırlar boyu bu sarayda bütün İslâm Âlemine hizmet için geceli gündüzlü ihlâs ile çalışıldı. Asırlar boyu hakkı ve adaleti bütün yeryüzüne yaymak için hareket eden ordular bu meydanda toplanarak yola çıktılar. Endonezya’nın, Filipinlerin, Hollanda müstemlekesi olmaması için gönderilen donanmanın sevk kararı bu sarayda alındı. Libya, Fas, Tunus ve Cezayir’in yabancıların istilâ ve zulmünden kurtarılması için gönderilen donanmaların ve orduların sevk kararı bu sarayda alındı.

Şu anda hepimizin sırtımızı dayadığımız şu arkadaki saray binasının içinde Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz AleyhisselâtüVesselâm’ın sancağı var, mübarek hırkası var, kılıçları var, Sakal-ı Şerifleri var, yabancı ülkeleri sulh yoluyla hidayete, doğru yola davet eden mübarek mektupları var.

Bu arkamızdaki binada Kâbe-i Muazzamanın anahtarı var. Sizler ki, bugün yeryüzünde, Suudî Arabistan’dan Moritanya’ya, Endonezya’dan Fas’a kadar arza yayılmış nüfusu bir milyara varan 50’ye yakın Müslüman Ülkelerden gelen temsilcilersiniz. İslâm Konferansı münasebetiyle tarihî şehir İstanbul’a teşrif ettiniz. Bu gece burada Hicretten 1396 sene sonra hepimiz beraberce Peygamber Efendimiz AleyhisselâtüVesselam’ın mübarek emanetlerinin huzurunda tekrar bir araya toplandık. Ey Müslüman ülkelerden gelen temsilciler, size hitap ettiğim bu mikrofonun üzerine konduğu şu gördüğünüz taş, asırlar boyu bu saraydan bütün, dünyaya hakkı ve adaleti yaymak için hareket eden şehitler ve gaziler ordularının sefere çıkarken sancaklarını koyduğu taştır.”