“AK Partililer de Hayır diyecek!”

Bir internet sitesinin yazarı, böyle başlık koymuş yazısına. Niçin “evet” diyorsunuz diye soranlara, “Aslında hayır dediğimizin farkında bile sitemimizi” diye sitem etmekten de geri durmayarak...

Referandumda “Hayır!” demeyi göze alanların, iktidar tarafından suçlanma hesaplarına bir de, “Hayırcı AK Partililerin farkında olmamak” eklenmiş oldu.

İçlerindeki “Hayır” deme isteğini, arzusunu böyle tatmin edeceklerini sanıyorlardır zahir.

“Ama sizin hayırınızla bizim hayırımız arasında bir fark var.”

Aldık mı, farkedemediğimiz bir farkı daha... Lakin neymiş onlar diye bir merakınız olursa, cevabı da var, “Evet” derken, aynı zamanda “Hayır” da demiş olan zat-ı muhteremler de...

“Biz; kumar masalarında yumruk yiyen başbakanlara hayır diyoruz”

Hayda! Mesut Yılmaz’ı anlatıyorlar bize. Ona karşı olduklarını bildirmek için neden bugüne kadar beklediler acaba?

Mesela sayın Cumhurbaşkanı’nın iftar sofralarına özel davetli baş konuk olduğunda neden akıllarına gelmemiş?

Eski başbakanlara iftar verilir, kaidesini çalıştırıyoruz mazeretinin arkasında durduklarında ise, hani Bülent Ulusu diyenlere de, ama o ihtilalcilerin başbakanı idi cevabını hazırlamışlardı. Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığı çeşitli imiş gibi... 

Bülent Ulusu bizim kızlarımıza “yarasa” dememişti. Mesut Yılmaz’ı tercihimizin sebebi budur, diyememişlerdi.

Tıpkı bugün kızlarımıza “yarasa” diyen başbakanlar istemiyoruz, diyemedikleri gibi...

Kumar oynamasına da itirazları yok. Kumar masasında yumruk yerse, bu olmaz işte. Beyler, şimdi hayır derler.

“Medya patronlarının pijamayla karşıladığı başbakanlara hayır diyoruz”

Ama o başbakanları iftar programlarında aklama gösterilerine “Evet” diyorlar.

Ama başbakanları takım elbise giymiş olarak karşılayan aynı patronların “Turmp”ının açılışını yapmaya “Evet” diyorlar.

Acaba diyorum şimdi, Mesut Yılmaz yediği yumruktan ve pijamayla karşılanan olmaktan üzüntü duydu, kimyası, coğrafyası bozuldu da teselli olsun diye mi ona mahsus iftar programı yapmıştılar? Ama bu dediğimiz geçen sene filan olmuştu. Galiba bugün yeni şeyler söylüyorlardır. Biraz daha okuyalım.

“Askerlerle bir olup postmodern darbe marifetiyle başbakan indiren Cumhurbaşkanlarına hayır diyoruz.”

Kahramanlığa bakar mısınız. Bunlar, “Evet”çi iktidarı çok aşmışlar bu hayırcılıklarıyla.

Nasıl olsa kimse onlara, size de mi yaranamadı başbakan indiren o Cumhurbaşkanı, demeyecek. Herkesi kendileri gibi hafıza sorunlu sandıklarından...

Halbuki çok takdir etmişlerdi o Cumhurbaşkanını, hayatta iken. Ziyaretler, ziyaretler, ziyaretlerde saygıda kusur etmemeler... Vefatında ise ulusal yas ilanları, kaç gün sürmüştü unuttuk.

“Evet” dediklerinde, neye ve niçin “Hayır” demiş olacaklarını böyle anlatmaya çalışan bir kalemşora şu sorunun sorulması hak değil mi? 

Özel eğitilmiş “Koru”cuları aracı kılarak, Pensilvanya’lara özel mektuplar yazan, gönderen Başbakan ve Cumhurbaşkanı bahis mevzuu edilirse..

Burada da bir diyeceğiniz olmalı ama..

Cevaplarını bilmeyiz. Artık o kadar önemli de değil. Lakin biz yine de onları düşünürüz. Kafa sağlıklarının rahatsızlık verici olmaması için öğütler veririz onlara, hafızalarını da canlandırmak isteriz. Şimdi örnekleyeceğimiz hal gibi..

Yan tarafa koyduğumuz “The Şapgalı Baba ve Yavrum Mesut” yazısını 19.12.1996 tarihinde yayınlamışız bu sayfalarda.

Kumarhanelerde yumruk yiyen başbakan diye sözkonusu ettikleri ve fakat iftar programlarında baş davetli yaparak beraatini istedikleri, Yüce Divan yollarında yaşlanmış “Yarasa” kompleksi Mesut Yılmaz’ın bu ülkede çok konuşulan o ünlü olayının hemen ertesinde yazmıştık. 20’lik yiğit bir delikanlıdır diye tekrar okutuyoruz.

Hadlerini bilsinler, hayra yorsunlar diye..

HER İHTİLALİN  BİR  SULANANI  VARDIR

“O tanklar 28 Şubat’ta yürüyen tanklardı.”

Geçen hafta “Tankları istememişler miydi?” başlıklı yazımıza bu girişle cevap yazmış, sayın T.C. (Adının baş harflerini yazmamız modaya uyma değil, izin mevzuu..)

Meseleyi iyi anlayabilsinler diye geçmişten misallendirmiştik; ANAP’a kaybettiren reklamcıları ve ürünlerini, bilmeyenlere yahut unutanlara...

28 Şubat 1997.  O gün bir yerlerine işaret koydukları tankları 15 Temmuz’da hemen tanımışlar.

28 Şubat’la 15 Temmuz arası 19 sene. O kadar yıl mı düşündünüz, tankların ezildiği reklam filmlerini çekmek için, seyretmek için... Yoksa o kadar yıl tank görmemek için mi isteyene verip durdunuz? 

Ama yine de gösterdiler değil mi?

“60, 70, 80’de halkı ezen tanklar...”

O ihtilallerle hesaplaşmayanlar, hesaplaşma yolunu açmayanlar için bir fırsat olabilir mi 15 Temmuz? 

Adalet böyle mi sağlandı?

“Askeri darbenin iki sembolü vardır. Biri postal, diğeri tanktır.”

Darbeye karşı çıkmanın, itiraz etmenin, hayır demenin sembolü de yumruk mudur?

60’ta tanklarla ihtilal yapanlar, dört eli bileklerde yumruklaştırmışlardı. Köylü, işçi, memur, gençlik... Sigara etiketlerine kadar yaygınlaştırılmıştı ama halk hiç itibar etmemişti.

Postal’ın tercih edilmemesinin, 28 Şubat’ta Kartel medyası ve ortaklarının ve pazarlamasını yaptıklarının “Gitsinler, gitsinler” diyerek postal yalamışlıklarının akıllardan silinmesine alfabe olmadığına kim inandıracak bizi.

“Muhalefet anlayışınız nasıl bir kin üstüne kurulmuş, bilmiyorum lakin, tarihin en kanlı darbe girişimi hakkında PR yapıyorsunuz, farkında mısınız?”

İçinizdekinin ve kendinize yakışanın ne olduğunu itiraf ederken karalamak istediğiniz bu Millî Gazete yazarı, tarihin en kanlı darbe girişimi dediğiniz 15 Temmuz’u, tam üç ay önce 15 Nisan 2016 tarihinde bu sayfada, “Söz konusu cemaatin daha gizli ve eskisinden daha etkili bir pozisyon aldığı...” kelimeleriyle duyurmuş ve tedbir istemişti. Hani madalyalandırdığınız yaverlerinizin, uçak yolcusu gazetecilerinizle, yakında darbe yapacağız dalgasını geçtikleri günlerde...

15 Temmuz’u tank ezdirerek, ikiden fazla kuş amacıyla anlatmaya çalışanlar, hangi yanda duracaklarını bilemezlerken, biz, bu sayfalarda “Sabahsız ihanet, vatansız ihanet” yazılarına emek veriyorduk.

Muhalefet yapmamız, milletin tanklarını korumamızı da gerektirir. Milletin tanklarını, millete karşı kullanacaklara istediklerinde vermeyi marifet bilenlere karış korumamızı da...

Demokrasi reklamlarında milletin dişinden artırdıklarıyla alınmış tankları ezdirenler, umarız “proje”lerdeki tanklara da ezdirilecek tank gözüyle bakmazlar!

Meseleyi anlayabildiniz mi sayın T.C.

Bir daha okuyabilirsiniz!

BALTALI ADAMLAR

“Eğer referandumda yüzde 50’yi geçemezsek iç savaşa hazırlanın!”

AKP’nin bir ilinin görevlisinden medyaya yansıyan bu cümle herkeslerin dilinde.

Olayı duyar duymaz görevden aldık, demeçleriyle yatıştırmacı olmaya çalışırken AKP Genel Merkezi, kartel medyasının körükleri ise çoktan yollara düzüldü.

Adam, kendi partisinde, kendi partililerini konsantre etmeye çalışmış. Kime ne? Parti içi meselesinin boyutlarını göstermiş referendum sonrasının ihtimallerini dillendirirken..

Kaybedersek, birbirinize gireceksiniz diyor. Birbirinizi yiyeceksiniz diyor. 15 Temmuz sonrasında, bizde hiç FETÖ’cü, bylokcu yok denilerek kurtarılanlar, kripto yapılanlar baltalarını çıkaracaklar gömdükleri yerlerden, diyor.

Öyle olmayacak mı?

Suçlu ilan edilen o AKP görevlisi ya şöyle deseydi: Referandumu kaybedersek, kaybetmemizi sağlayan gazetelere, tv organlarına filan, ertesi gün el koyacağız!

Bir mahzuru mu olurdu. Üstelik kartel kalemşorları ezikliklerini tatmin edebilirlerdi: Bunlar politika üretemiyorlar, yüksek ve kıymetli CHP’lilerin tarihe mal ettikleri sözleri ısıtıyorlar. Hadi canım sende!

AKP’li ve CHP’li kayıkcılar şimdi bu haldeler. Biz ilgilenmiyoruz ve işimize bakıyoruz.